İçindekiler
Terk suçu cezası nedir? Terk suçu, Türk Ceza Kanunu‘nun (TCK) 97. maddesinde düzenlenmiş olup bireyin fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü korumaya yönelik bir suç tipidir. Suçun temel hâlinin cezası üç aydan iki yıla kadar hapistir; terk nedeniyle mağdur bir hastalığa yakalanır, yaralanır veya ölürse ceza, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre artırılır. Bu suç; yaşlılık, hastalık, küçüklük veya engellilik nedeniyle kendine bakamayacak durumda olan ve bu nedenle bakım ve koruma altında olması gereken kişilerin terk edilmesini kapsamaktadır.
Söz konusu suç tipi, Türk ceza hukuku sisteminde ihmal suçları kategorisinde yer almakta ve failin özel bir yükümlülüğe sahip olmasını ön koşul olarak aramaktadır. Bu suç Türk Ceza Kanunu’nun Koruma, Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlâli başlıklı 9’uncu bölümünde düzenlenmektedir. Uygulamada terk suçu en çok, yeni doğan bebeklerin cami avlusu, tren garı, çöp konteyneri veya bir başkasının kapısı önü gibi yerlere bırakılması ile bakıma muhtaç çocuğun evde tek başına bırakılması olaylarında gündeme gelmekte; bu olaylarda terk suçunun mu, aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçunun mu, yoksa kasten öldürmeye teşebbüs suçunun mu oluştuğu tartışması Yargıtay içtihadının merkezinde yer almaktadır.
I-Kanun Metni
Madde 97- (1) Yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan bir kimseyi kendi haline terk eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Terk dolayısıyla mağdur bir hastalığa yakalanmış, yaralanmış veya ölmüşse, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerine göre cezaya hükmolunur.
II-Terk Suçunun Unsurları
A-Terk Suçunun Maddi Unsurları
1-Fail
Terk suçu özgü bir suç olup failin belirli bir sıfata sahip olması gerekmektedir. Failin, mağdur üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunmalıdır. Bu yükümlülük; kanundan (örneğin ebeveyn-çocuk ilişkisi, Medeni Kanun kapsamındaki bakım yükümlülükleri), sözleşmeden (örneğin bakıcı, hemşire, özel sağlık personeli) veya önceki bir hareketten (gerçek olmayan ihmali suç çerçevesinde, kişinin başka bir eylemle mağduru tehlikeye sokmuş olması) kaynaklanabilir.
Yükümlülük kaynağına bakılmaksızın fail; ebeveyn, vasi, bakıcı, sağlık görevlisi veya bakım sözleşmesi kapsamındaki herhangi bir kişi olabilir. Yükümlülükten yoksun üçüncü kişiler bu suçun faili olamazlar. Yükümlülüğün kanundan kaynaklanıp kaynaklanmadığının tespitinde 6284 sayılı Ailenin Korunmasına ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu başta olmak üzere ilgili mevzuattan yararlanılır; sözleşmeden kaynaklanan yükümlülük ise şekle bağlı değildir, yazılı, sözlü ya da gönüllü üstlenme biçiminde fiili bir durumdan da doğabilir.
2-Mağdur
Mağdur; yaşı veya hastalığı dolayısıyla kendini idare edemeyecek durumda olan ve bu nedenle başkasının koruma ve gözetimi altında bulunan kişidir. Kanun, mağdur için iki ayrı özellik aramaktadır:
- Yaşı veya hastalığı nedeniyle kendini idare edememek: Bu durum, fiziksel ve/veya zihinsel bir yetersizliği ifade etmektedir. Çok küçük yaştaki çocuklar, ileri yaşlı bireyler, ciddi hastalık veya engel nedeniyle günlük yaşam faaliyetlerini sürdüremeyen kişiler bu kapsamda değerlendirilebilir.
- Koruma ve gözetim yükümlülüğüne tabi olmak: Mağdurun, failin koruma ve gözetim yükümlülüğü altında bulunması gerekmektedir. Bu iki koşulun birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır.
3-Hareket
Suçun maddi unsurunu oluşturan hareket, mağduru “kendi haline terk etmek”tir. Yargıtay 4. Ceza Dairesinin yerleşik tanımına göre “kendi haline terk“, failin mağdurla olan fiili ilişkisini geçici ya da sürekli şekilde kesmesi ve mağduru egemenlik alanının dışına çıkararak korumadan yoksun hâle getirmesidir; suç, bu terk fiilinin gerçekleştiği anda tamamlanır ve terk süresinin uzun ya da kısa olması değil, mağdur için tehlike yaratmaya yeterli olup olmadığı önem taşır.
Terk fiilinin, fail dışında koruma ve gözetim yükümlülüğünü üstlenebilecek durumda olan ve bu iradeyi taşıyan bir kişi veya kurumun inisiyatif kullanabileceği biçimde ve ortamda gerçekleştirilmesi hâlinde bu suç oluşmaz; suçun oluşumu için mağdurun, böyle bir kişi veya kurumun kontrolüne bırakılmaksızın kendi haline terk edilmesi ya da terk anı itibarıyla bu yükümlülüğü kimin taşıyacağının belirsiz olması gerekir.
Bu ayrımın uygulamada nasıl işlediği, Yargıtay 4. Ceza Dairesinin iki kararında somutlaşmaktadır.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2016/9500 Esas ve 2017/26687 Karar sayılı ve 04.12.2017 tarihli kararında; anne ve babası ayrı yaşayan, anneannesinin gözetimindeki çocukların akrabaları tarafından babanın evinin bir alt sokağına bırakıldığı, bu sırada babanın annesine haber verildiği ve çocukların kısa süre içinde babaları tarafından teslim alındığı olayda, “kendi haline terk” unsurunun somut olayda ne şekilde gerçekleştiği tartışılmadan yetersiz gerekçeyle mahkûmiyet kararı verilemeyeceğine hükmetmiştir.
Buna karşılık Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2016/12182 Esas ve 2020/9111 Karar sayılı ve 07.07.2020 tarihli kararında; ev hanımı sanığın bakıma muhtaç iki küçük çocuğunu evde bırakarak eşinin işe gitmesinin hemen ardından evi terk ettiği, gece yarısından sonra başka bir ildeki bir tanıdığının evinde bulunduğunun anlaşıldığı olayda, çocukların gün boyunca fiilen korumasız bırakıldığı gerekçesiyle terk suçunun oluştuğuna ve beraat kararının bozulması gerektiğine karar vermiştir.
İki karar birlikte okunduğunda belirleyici ölçüt netleşmektedir: mağdur, koruma iradesine ve imkânına sahip belirli bir kişi ya da kuruma güvenli biçimde devredilmişse suç oluşmaz; hiçbir koruma sağlanmaksızın ve kimin sorumluluk üstleneceği belirsiz bırakılarak korumasız hâle getirilmişse terk suçu tamamlanmış olur.
4-Nedensellik Bağı ve Netice
TCK m. 97/1 bakımından suçun oluşması için herhangi bir zararın gerçekleşmesi zorunlu değildir; suç, sırf terk eyleminin gerçekleşmesiyle tamamlanır. Buna karşın ikinci fıkra kapsamındaki ağırlaştırıcı neticenin uygulanabilmesi için terk eylemi ile gerçekleşen zarar arasında nedensellik bağının kurulması gerekmektedir.
B-Terk Suçunun Manevi Unsurları
Terk suçu, kasten işlenebilen bir suçtur; taksirle işlenmesi hâlinde TCK m. 97 kapsamında sorumluluk doğmaz. Failin, mağduru bilerek ve isteyerek terk etmesi gerekmektedir. Bu bağlamda kastın unsurları şöyledir:
- Bilme unsuru: Failin, mağdurun yaşı veya hastalığı nedeniyle kendini idare edemeyeceğini ve üzerinde koruma-gözetim yükümlülüğünün bulunduğunu bilmesi gerekmektedir.
- İsteme unsuru: Failin, mağduru kendi haline bırakmayı istemesi gerekmektedir. Olası kast da yeterlidir; failin terkin sonuçlarını doğrudan istemesi aranmamaktadır.
İkinci fıkra kapsamındaki ağırlaşmış neticeler bakımından ise fail terk fiilini kasten işlemiş, ancak ağır neticeye (hastalık, yaralanma, ölüm) ilişkin olarak taksir veya bilinçli taksirle hareket etmiş olmalıdır. Bu nedenle TCK m. 97/2, neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç niteliği taşımaktadır. Failin, terk anında mağdurun ölmesini veya yaralanmasını gerçekten istemiş olması hâlinde artık TCK m. 97/2 değil, kasten öldürme ya da kasten yaralama hükümleri uygulanır; bu sınırın nerede çizildiği aşağıda III-B başlığında ayrıca ele alınmıştır. İfade alma, sorgu ve duruşma aşamalarında ceza yargılamasında İstanbul Avukat desteği sürecin seyrini olumlu yönde etkileyebilir.
C-Terk Suçunda Hukuka Uygunluk Sebepleri
Terk eyleminin hukuka aykırı olması gerekmektedir. Mağdurun bakımını üstlenen başka bir kişiye usulüne uygun biçimde devir ve teslim yapılması durumunda terk suçu oluşmayacaktır. Zorunluluk hâli (TCK m. 25) veya failin kusurluluğunu etkileyen diğer nedenler varlığında suçun oluşup oluşmadığı her olay özelinde değerlendirilmelidir.
III-Terk Suçu ile Benzer Suçlar Arasındaki Ayrım
Terk suçunun sınırları, uygulamada iki farklı suç tipiyle kesişmektedir: mağdur fiilen korumasız bırakılmamış ancak bakım yükümlülüğü ihlal edilmişse aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçu; terk görünümündeki eylem aslında ölüm neticesini bilerek ve isteyerek gerçekleştirme amacı taşıyorsa kasten öldürmeye teşebbüs suçu gündeme gelmektedir. Bu iki ayrımın doğru yapılması, gerek soruşturma ve kovuşturma stratejisi gerekse uygulanacak ceza miktarı bakımından belirleyicidir.
A-Terk Suçu ile Aile Hukukundan Kaynaklanan Yükümlülüğün İhlali Suçu (TCK 233) Arasındaki Fark
Yargıtay 4. Ceza Dairesinin yerleşik içtihadına göre, “kendi haline terk” unsurunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespitinde belirleyici olan, failin mağduru koruma ve gözetim yükümlülüğü üstlenebilecek durumdaki belirli bir kişi veya kurumun kontrolüne bırakıp bırakmadığıdır. Mağdur, terk anı itibarıyla kimin sorumluluk üstleneceği belli olacak şekilde tanınan bir kişiye, akrabaya veya kuruma bırakılmışsa -failin bir daha geri dönmemesi ya da çocuğu sahiplenmekten vazgeçmesi hâlinde dahi- TCK m. 97 anlamında bir “kendi haline terk” değil, aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçu (TCK m. 233) oluşur; zira burada mağdur, korumasız ve kimliği belirsiz bir tehlikeye değil, somut ve tanımlı bir koruma imkânına bırakılmıştır.
Bu ilke, Yargıtay 4. Ceza Dairesinin birbirine benzer birçok olayda istikrarla uyguladığı bir ölçüttür. Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 2020/28876 Esas ve 2021/8281 Karar sayılı ve 09.03.2021 tarihli kararında, sanığın gayriresmî birlikteliğinden doğan mağduru bir tanığa ait evin mutfak kapısı önüne, tanık tarafından alınacağı inancıyla bıraktıktan sonra mahallinde kalarak çocuğu gözetlemesi ve tanık tarafından alınması üzerine ayrılması olayında, “kendi haline terk” unsurunun gerçekleşmediğini, ancak sanığın bakım ve gözetim yükümlülüğünü ihlal etmesi nedeniyle eylemin TCK m. 233 kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Aynı ilke,
- Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2019/7967 Esas ve 2021/29909 Karar sayılı ve 22.12.2021 tarihli kararda çocuğun babası olduğu iddia edilen kişinin halasının oğluna ait evin kapısına bırakılıp bir daha geri alınmaması olayında;
- Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2020/27120 Esas ve 2022/23932 Karar sayılı ve 29.11.2022 tarihli kararda sanığın arkadaşını telefonla arayarak çocukları onun evinin önüne bıraktığını söylemesi ve bir daha geri almaması olayında;
- Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2019/5624 Esas ve 2021/25940 Karar sayılı ve 01.11.2021 tarihli kararda mağdurun hastalığı nedeniyle hastaneye getirilip tedavisi sürerken hastanede bırakılması ve bir daha alınmaması olayında;
- Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2019/4766 Esas ve 2021/27502 Karar sayılı ve 24.11.2021 tarihli kararda ise mağdurun sanığın bilgisi dâhilinde, sanığın resmî nikâhlı eşine bırakılması olayında;
aynen tekrarlanmış ve her birinde terk suçundan verilen mahkûmiyet kararları, “kendi haline terk” unsurunun oluşmadığı ve eylemin TCK m. 233 kapsamında aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçunu oluşturabileceği gerekçesiyle bozulmuştur.
Daha ileri bir örnekte, Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2629 Esas ve 33631 Karar sayılı ve 11.09.2015 tarihli bozma kararında; annenin, eşiyle arasındaki husumet ve elektriğin kesilmesine duyduğu tepki nedeniyle 11 aylık ve 4 yaşındaki iki çocuğunu sabah 11.00 sıralarında evin ayrı odalarına kilitleyip gece 22.00’ye kadar evden uzaklaştığı olayda dahi “kendi haline terk” unsurunun gerçekleşmediğini, ancak sanığın çocuklara karşı bakım, eğitim ve destek olma yükümlülüğünü ihlal ettiğini belirterek eylemin TCK m. 233 kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Bu değerlendirme, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2017/138 Esas ve 2018/341 Karar sayılı ve 10.07.2018 tarihli kararına konu direnme sürecinde de esastan tartışılmamış, Kurul yalnızca sanığın aleyhe bozmaya karşı beyanı alınmadan hüküm kurulmasının usule aykırı olduğu gerekçesiyle dosyayı bozmuştur. Bu karar, saatlerce ve kilit altında bir bırakmanın dahi -mağdurun ev ortamından, yani bilinen ve sınırları belli bir alandan çıkarılmamış olması nedeniyle- her zaman TCK m. 97 anlamında bir terk sayılmayabileceğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Özetle, terk suçu ile TCK m. 233 arasındaki ayrım şu üç ölçüte dayanmaktadır:
- Mağdurun bırakıldığı yer ve kişi belirli mi, yoksa belirsiz ve tesadüfe mi bağlı: Tanınan bir kişiye, akrabaya veya kuruma bırakma TCK m. 233’e işaret ederken; kimsenin bulamayacağı, kimin sorumlu olacağının belirsiz olduğu bir ortama bırakma TCK m. 97’yi oluşturur.
- Terk anında fiilî bir tehlike doğup doğmadığı: Mağdurun bırakıldığı anda somut bir tehlikeyle karşı karşıya kalması terk suçu lehine değerlendirilir.
- Faildeki yükümlülüğün kaynağı: TCK m. 233, yalnızca aile hukukundan doğan bakım, eğitim ve destek yükümlülüğünün ihlaline özgüyken, TCK m. 97 kanundan, sözleşmeden veya fiilî durumdan doğan her türlü koruma-gözetim yükümlülüğünü kapsar.
Bu ayrımın pratik önemi cezaların farklılığında da görülmektedir: 18 Ağustos 2026 tarihli ve 33344 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7593 sayılı Kanun’un 3. maddesiyle TCK m. 233’teki cezalar artırılmış olup güncel ceza miktarları ve fıkra ayrımları için Aile Hukukundan Kaynaklanan Yükümlülüğün İhlali Suçu (TCK-233) başlıklı yazımız incelenebilir.
B-Terk Suçu ile Kasten Öldürmeye Teşebbüs Arasındaki Sınır
Terk suçunun en tartışmalı görünümü, mağdurun yeni doğan bir bebek olduğu ve terk fiilinin ölüm neticesini neredeyse kaçınılmaz kılacak koşullarda gerçekleştirildiği olaylarda ortaya çıkmaktadır. Bu durumda mahkemenin çözmesi gereken soru, failin gerçek amacının “terk etmek” mi yoksa örtülü biçimde “öldürmek” mi olduğudur; zira madde gerekçesinde de belirtildiği üzere TCK m. 97/2’nin uygulanabilmesi için failin asıl amacının yalnızca terk olması, ağır neticeye ilişkin olarak ise en fazla taksirle hareket etmiş olması gerekir.
Bu sınırı çizen temel içtihat, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2015/986 Esas ve 2018/102 Karar sayılı ve 20.03.2018 tarihli kararıdır. Kararda, gebeliğini ailesinden gizleyen sanığın, 21 Aralık gecesi saat 05.00 sıralarında sokakta doğum yaptığı, göbek kordonunu kesmeden ve plasentadan ayırmadan, soğuk kış gününde çıplak vaziyette yeni doğan bebeğini bir çöp konteynerinin içindeki çöplerin arasına bıraktığı, bebeğin yaklaşık iki saat kırk beş dakika sonra temizlik işçileri tarafından son anda fark edilerek hastaneye götürüldüğü, ileri derecede hipotermi ve periferik dolaşım bozukluğu nedeniyle hayati tehlike geçirdiği ve on iki gün yoğun bakımda tedavi gördüğü olayda; Ceza Genel Kurulu, savunma sistemi son derece zayıf olan yeni doğmuş bir bebeğin, ölüm neticesi muhakkak olacak şekilde ve en kötü hijyen koşullarına sahip bir çöp konteynerine bırakılmasının sanığın asıl amacının terk olmadığını gösterdiğini, sanığın öngördüğü neticeyi bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiğini belirterek eylemin TCK m. 97/2’deki neticesi sebebiyle ağırlaşmış terk suçunu değil, nitelikli kasten öldürme suçuna teşebbüsü oluşturduğuna hükmetmiştir.
Kararda ayrıca, sanığın icrai bir hareketle (bebeği bizzat çöp konteynerine bırakarak) hareket ettiği için ihmali davranışla işlenen kasten öldürmeye (TCK m. 83) teşebbüs edilip edilemeyeceği tartışmasına girilmediği de vurgulanmıştır; zira kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi suçu, failin belirli bir icrai davranışı hiç gerçekleştirmemesini, yani pasif kalmasını gerektirirken, somut olayda sanık bebeği bizzat elleriyle taşıyıp konteynere bırakmış, yani aktif bir hareket gerçekleştirmiştir.
Kararın karşı oy gerekçelerinde bir kısım Kurul üyesi, aynı sonuca (terk suçunun oluşmadığı) katılmakla birlikte eylemin doğrudan icrai kasten öldürme yerine TCK m. 83 kapsamında ihmali davranışla kasten öldürmeye teşebbüs olarak nitelendirilmesi gerektiğini savunmuştur; bu görüş ayrılığı dahi, terk suçu ile kasten öldürme arasındaki sınırın somut olayın koşullarına göre ne denli hassas çizildiğini göstermektedir.
Uygulamada belirleyici kriterler; bırakma anındaki hava koşulları ve mevsim, mağdurun tıbbi durumunun (göbek kordonu, plasenta, hipotermi riski) bırakma anında yarattığı somut tehlikenin derecesi, bırakılan yerin (çöp konteyneri, sokak ortası, tenha alan) kısa sürede fark edilme ihtimali ve failin bebeği bulunacağı bir yere mi yoksa bulunma ihtimali düşük bir yere mi bıraktığıdır.
Bulunma ihtimali yüksek ve tanınabilir bir yere (örneğin cami avlusu, hastane kapısı, karakol önü) bırakma çoğunlukla terk suçu kapsamında değerlendirilirken; ölüm neticesinin neredeyse kaçınılmaz olduğu koşullarda bırakma, somut olayın özelliklerine göre kasten öldürmeye teşebbüs olarak nitelendirilebilmektedir.
IV-Terk Suçunda Suçun Özel Görünüş Biçimleri
A-Teşebbüs
Terk suçu, kesintisiz (mütemadi) nitelikte bir suç olup icra hareketlerine bölünebilmesi durumunda teşebbüs mümkündür. Bununla birlikte bu suçun icra hareketlerinin bölünebilmesi oldukça sınırlı olduğundan uygulamada teşebbüs ihtimali nadiren gündeme gelmektedir. Nitekim yukarıda III-B başlığında incelenen Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında da görüldüğü üzere, terk görünümündeki bir eylemin ölüm neticesini muhakkak kılacak biçimde gerçekleştirilmesi hâlinde uygulama, olayı terk suçuna teşebbüs olarak değil, doğrudan kasten öldürme suçuna teşebbüs olarak nitelendirme eğilimindedir.
B-İştirak (Şeriklik)
Terk suçuna iştirak, TCK’nın genel hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Söz konusu suç özgü bir suç olduğundan iştirak açısından özel bir değerlendirme yapılması gerekmektedir:
- Müşterek faillik: Birden fazla kişinin aynı yükümlülüğe sahip olması hâlinde müşterek faillik mümkündür.
- Azmettirme: Terk yükümlülüğü bulunmayan bir kişi, yükümlülüğü olan kişiyi terk eylemine azmettirirse azmettirenin sorumluluğu TCK m. 38 çerçevesinde değerlendirilir.
- Yardım etme: Terk yükümlülüğü bulunmayan üçüncü bir kişi, fail ile birlikte hareket ederek terki kolaylaştırırsa yardım eden sıfatıyla sorumlu tutulabilir.
V-Terk Suçunda Nitelikli Haller
TCK m. 97/2 uyarınca terk dolayısıyla mağdur bir hastalığa yakalanmış, yaralanmış veya ölmüşse neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümleri uygulanır. Bu fıkra, suçun üç ayrı nitelikli hâlini düzenlemektedir:
- Hastalığa yakalanma: Mağdurun terk eylemi nedeniyle bir hastalığa yakalanması.
- Yaralanma: Mağdurun terk eylemi sonucunda yaralanması veya fiziksel zarar görmesi.
- Ölüm: Terk eyleminin mağdurun ölümüne yol açması; bu hâl en ağır nitelikli hâli oluşturmakta ve uygulanacak ceza bakımından belirleyici rol oynamaktadır.
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç hükümlerinin uygulanabilmesi için söz konusu neticenin fail tarafından öngörülmüş olması gerekmez. TCK m. 23 uyarınca failin bu ağır netice bakımından en azından taksirle hareket etmiş olması yeterlidir. Ancak yukarıda açıklandığı üzere, failin ağır neticeyi bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiğinin somut olayda tespiti hâlinde artık TCK m. 97/2 değil, kasten öldürme veya kasten yaralama hükümleri uygulanacaktır. Ağırlaştırıcı neticenin gerçekleşmesi hâlinde uygulanacak ceza miktarı, Türk Ceza Kanunu’nun neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlara ilişkin genel hükümleri ile somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından takdir edilecektir.
VI-Terk Suçu Şikayete Tabi Midir?
Terk suçu, şikâyete tabi bir suç değildir. TCK m. 97’de şikâyet koşuluna yer verilmemiş olup bu suç re’sen soruşturulur. Savcılık, suçun işlendiğine dair bir ihbar, bildirim veya başka bir yoldan bilgi edinmesi hâlinde kamu davası açmak zorundadır. Mağdurun veya yakınlarının şikâyette bulunup bulunmaması soruşturma ve kovuşturmanın başlatılması ya da sürdürülmesi üzerinde herhangi bir etki doğurmaz. Buna karşılık, yukarıda III-A başlığında incelenen ve eylemin TCK m. 233 kapsamında değerlendirildiği hâllerde, maddenin birinci fıkrası şikâyete tabi olduğundan usul bakımından da farklı bir yol izlenmesi gerekir.
VII-Terk Suçunda HAGB, Uzlaşma, Adli Para Cezası ve Cezanın Ertelenmesi
A-Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB)
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması kurumu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi kapsamında düzenlenmiştir. Bu madde uyarınca HAGB kararı verilebilmesi için cezanın iki yıl veya altında olması ve diğer yasal koşulların sağlanması gerekmektedir. TCK m. 97/1 kapsamındaki temel terk suçunda öngörülen hapis cezasının üst sınırı iki yıl olup bu nedenle HAGB’nin teorik olarak uygulanabilmesi mümkündür. Ancak ikinci fıkra kapsamında ağır bir neticenin gerçekleşmesi ve buna bağlı olarak daha ağır bir ceza öngörülmesi hâlinde, iki yıllık eşiğin aşılması durumunda HAGB uygulanamayacaktır.
B-Uzlaşma
Uzlaşma kurumu, CMK m. 253 ve devamında düzenlenmiştir. Buna göre uzlaşma yalnızca kanunda açıkça belirtilen suçlar bakımından uygulanabilmektedir. Terk suçu (TCK m. 97) uzlaşma kapsamındaki suçlar arasında yer almamaktadır. Bu nedenle terk suçu bakımından uzlaşma yoluna gidilmesi mümkün değildir.
C-Cezanın Ertelenmesi
Cezanın ertelenmesi, TCK m. 51’de düzenlenmiştir. Bu hükme göre; işlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. TCK m. 97/1 kapsamında hükmolunan hapis cezasının iki yılı aşmaması ve kanunda öngörülen diğer koşulların gerçekleşmesi (daha önce kasıtlı suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına çarptırılmamış olmak, tekrar suç işlemeyeceği yönünde kanaat oluşmuş bulunmak) hâlinde cezanın ertelenmesi mümkündür.
D-Adli Para Cezası
TCK m. 50 uyarınca kısa süreli hapis cezaları (bir yıl veya daha az) adli para cezasına çevrilebilmektedir. Somut olayda hükmedilen hapis cezasının bir yılı aşmaması hâlinde terk suçu için adli para cezasına çevirme mümkün olabilir.
VIII-Terk Suçunda Görevli Mahkeme ve Dava Zamanaşımı
TCK m. 97/1 kapsamındaki temel terk suçunda öngörülen ceza üç aydan iki yıla kadar hapis olup bu nedenle görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesi’dir.
Dava zamanaşımı süresi, TCK m.66 uyarınca öngörülen cezanın üst sınırına göre belirlenir:
| Fıkra | Ceza Aralığı | Dava Zamanaşımı |
|---|---|---|
| TCK m.97/1 (temel hâl) | 3 ay – 2 yıl hapis | 8 yıl |
| TCK m.97/2 (neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâl) | Ağır neticeye göre artırılmış ceza | Somut olayda belirlenen ceza üst sınırına göre değişir |
Temel hâlin üst sınırı (2 yıl) TCK m.66/1-e kapsamında “beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçlar” kademesine girdiğinden, dava zamanaşımı 8 yıldır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlde ise, mağdurun hastalığa yakalanması, yaralanması veya ölümü sonucuna göre belirlenecek somut ceza üst sınırı esas alınarak zamanaşımı süresi ayrıca hesaplanır.
IX-Terk Suçunda Yargılama Usulüne İlişkin Hususlar
Terk suçu, mağduru çoğunlukla bir çocuk ya da kendini savunmaktan aciz bir kişi olan davalardan olduğundan, yargılamanın usulüne de özel bir titizlik gösterilmesi gerekmektedir.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2017/666 Esas ve 2020/16037 Karar sayılı ve 11.11.2020 tarihli kararında, terk suçundan verilen bir beraat kararını iki ayrı usuli sebeple bozmuştur: Birincisi, hükmün hangi delillere neden üstünlük tanındığını ve suç unsurlarının oluşup oluşmadığını göstermeyen yetersiz gerekçeye dayanması; ikincisi, suçtan zarar gören Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının duruşmadan haberdar edilmeyerek CMK m. 233-234 uyarınca davaya katılma ve diğer haklarını kullanmasının engellenmiş olmasıdır.
Karar, Anayasa m. 141/3 uyarınca her hükmün -beraat kararları dâhil- denetime elverişli bir gerekçe içermesi gerektiğini ve terk gibi korunmaya muhtaç kişileri ilgilendiren suçlarda ilgili bakanlığın suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılma hakkının usulüne uygun bildirimle güvence altına alınması gerektiğini hatırlatması bakımından önemlidir.
Ayrıca, mağdurun anne veya babası ile menfaat çatışması içinde olduğu davalarda, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 426. maddesi uyarınca çocuk mağdur için temsil kayyımı atanması veya CMK m. 234/2 gereğince baro tarafından bir vekil görevlendirilmesi sağlanmadan yürütülen kovuşturmalar da Yargıtay tarafından eksik kovuşturma nedeniyle bozma konusu yapılmaktadır.
IX-Terk Suçu Hakkında Soru-Cevap
Terk suçu nedir?
Terk suçu, kendini idare edemeyecek durumda olan ve bakım yükümlülüğü altında bulunan bir kişinin kasten kendi haline bırakılmasıdır.
Terk suçu hangi kanunda düzenlenmiştir?
Terk suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 97. maddesinde düzenlenmiştir.
Terk suçunun cezası nedir?
Temel haliyle terk suçunun cezası 3 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıdır.
Terk edilen kişi zarar görürse ceza artar mı?
Evet. Mağdur hastalanır, yaralanır veya ölürse ceza, neticesi sebebiyle ağırlaştırılır.
Herkes terk suçunun faili olabilir mi?
Hayır. Sadece mağdur üzerinde bakım ve gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler bu suçun faili olabilir.
Terk suçu şikâyete bağlı mıdır?
Hayır. Terk suçu şikâyete tabi değildir ve savcılık tarafından resen soruşturulur.
Terk suçunun zamanaşımı süresi kaç yıldır?
TCK m.66/1-e uyarınca, temel hâlin (m.97/1) üst sınırı 2 yıl olduğundan dava zamanaşımı 8 yıldır. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlde ise somut olayda belirlenen ceza üst sınırına göre ayrıca hesaplanır.
Terk suçu taksirle (ihmalle) işlenebilir mi?
Hayır. Terk suçu yalnızca kasten işlenebilen bir suçtur; failin mağduru bilerek ve isteyerek kendi haline bırakması gerekir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlde ise fail, ağır netice bakımından en azından taksirle hareket etmiş olmalıdır.
Terk suçu ile koruma, gözetim, yardım veya bildirim yükümlülüğünün ihlali suçu (TCK 98) arasındaki fark nedir?
Terk suçunda (TCK 97) fail, mağduru fiilen kendi haline bırakır. TCK 98’de düzenlenen suçta ise fail, yaşı veya hastalığı nedeniyle kendini idare edemeyen bir kişiyi terk etmemekle birlikte, ona gerekli yardımı yapmama veya durumu yetkili makamlara bildirmeme şeklinde farklı bir ihmalde bulunur.
Terk suçu ile aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçu (TCK 233) arasındaki fark nedir?
Mağdur, kimin sorumluluk üstleneceği belirli olan bir kişiye veya kuruma (örneğin bir akrabaya, komşuya ya da hastaneye) bırakılmışsa “kendi haline terk” unsuru gerçekleşmediğinden terk suçu değil, TCK m. 233 kapsamında aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçu oluşur. Mağdur hiçbir koruma sağlanmaksızın, kimin bulacağı ve sorumluluk üstleneceği belirsiz bir ortama bırakılmışsa terk suçu (TCK 97) oluşur.
Yeni doğan bir bebeği cami avlusu, hastane kapısı veya benzeri bir yere bırakan kişi hangi suçtan sorumlu olur?
Bebeğin kısa sürede bulunma ihtimalinin yüksek olduğu ve somut bir ölüm tehlikesi yaratmayan koşullarda tanınabilir bir yere bırakılması genellikle terk suçu (TCK 97) kapsamında değerlendirilir. Ancak bebeğin, göbek kordonu kesilmemiş ve soğuk hava gibi koşullarda ölüm neticesini neredeyse kaçınılmaz kılacak biçimde (örneğin bir çöp konteynerine) bırakılması hâlinde, Yargıtay içtihadına göre eylem kasten öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturabilir.
Çocuğu bir akrabaya, komşuya veya hastaneye bırakıp bir daha almamak terk suçu mudur?
Hayır. Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre bu durumda “kendi haline terk” unsuru gerçekleşmediğinden terk suçu oluşmaz; ancak fail, çocuğa karşı bakım, eğitim ve destek olma yükümlülüğünü ihlal ettiğinden eylem TCK m. 233 kapsamında aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali suçunu oluşturabilir.
Terk suçunda teşebbüs mümkün müdür?
Terk suçu mütemadi (kesintisiz) nitelikte bir suç olduğundan icra hareketlerinin bölünebildiği sınırlı hâllerde teorik olarak teşebbüs mümkündür; ancak uygulamada bu ihtimal nadiren gündeme gelir. Terk görünümündeki bir eylemin ölüm neticesini muhakkak kılacak şekilde gerçekleştirilmesi hâlinde uygulama, olayı terk suçuna teşebbüs değil, doğrudan kasten öldürme suçuna teşebbüs olarak nitelendirmektedir.
İstanbul’un Bahçelievler ilçesinde, Bakırköy Adliyesi’ne yakın konumda yer alan Avukat Sinan Karabacak dava takibi ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.
Av. Sinan Karabacak Cep Tel: +90 535 671 88 95
Yasal Uyarı: Bu makale Av. Sinan Karabacak tarafından, yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup hukuki tavsiye niteliği taşımamaktadır. Her dava kendine özgü koşullar içermektedir. Hukuki danışmanlık için lütfen iletişime geçiniz.


Bir Yorum