|

İşkence ve Eziyet Suçlarının Cezası Nedir? (TCK m.94-96)

iskence-ve-eziyet-sucunun-cezasi-nedir

İçindekiler

İşkence ve Eziyet suçlarının cezası nedir? Bu makale; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun işkence ve eziyet başlıklı bölümü altında 94, 95 ve 96. maddeleri kapsamında düzenlenen işkence ve eziyet suçlarını; suçun unsurları, nitelikli halleri, özgü suç niteliği, şikâyet koşulu, HAGB/uzlaşma/erteleme/adli para cezası uygulanabilirliği ve görevli mahkeme bakımından kapsamlı biçimde incelemektedir.

Bölüm I: İşkence Suçu Nedir? (TCK m. 94-95)

İşkence suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesinde düzenlenmiş olup devlet otoritesini temsil eden kamu görevlilerinin bireylere karşı gerçekleştirebileceği en ağır insan hakları ihlallerinden birini oluşturmaktadır. Anayasa’nın 17. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesiyle de paralel biçimde korunan işkence yasağı, mutlak ve dokunulmaz bir temel hak niteliği taşımaktadır.

1. İşkence Suçunun Unsurları Nelerdir?

A) Maddi Unsur

İşkence suçunun maddi unsuru; fail, mağdur, hareket (eylem), netice ve illiyet bağından oluşmaktadır.

  • Fail: TCK m. 94/1’de açıkça belirtildiği üzere bu suç ancak kamu görevlisi tarafından işlenebilir. Kamu görevlisi kavramı, TCK m. 6/1-c’ye göre geniş yorumlanmakta; yalnızca devlet memurlarını değil, kamu hizmeti yürüten her türlü kişiyi kapsamaktadır. Ancak 94/4. fıkra uyarınca suçun işlenişine iştirak eden siviller de kamu görevlisi gibi cezalandırılır; bu düzenleme özgü suç niteliğinin iştirak bakımından istisnasını oluşturmaktadır.
  • Mağdur: Suçun mağduru herhangi bir gerçek kişi olabilir. Gözaltındaki şüpheli, tutuklu veya hükümlü olması gerekmez; kamu görevlisinin herhangi bir nedenle temas kurduğu her birey mağdur olabilir.
  • Hareket (Fiil): Kanun, işkence oluşturan davranışları şu sonuçları doğuran eylemler olarak tanımlamaktadır:
    • Bedensel veya ruhsal yönden acı çektirme,
    • Algılama veya irade yeteneğini etkileme,
    • Aşağılama.

Söz konusu eylemler fiziksel şiddet, psikolojik baskı, tehdit, cinsel taciz veya sistematik humiliasyon biçiminde gerçekleşebilir. Önemle vurgulanmalıdır ki tek bir eylem de yeterli olup süreklilik ya da sistematiklik aranmamaktadır; bu yönüyle işkence, eziyet suçundan ayrılmaktadır.

  • Netice: TCK m. 94, serbest hareketli bir suç olarak düzenlenmiştir. Mağdurun fiilen acı çekip çekmediği önemlidir; bu sonucu doğurmaya elverişli davranışların varlığı zorunludur.
  • İlliyet Bağı: Fiilin hukuki sonuçlar doğurabilmesi için gerçekleştirilen eylem ile mağdurun maruz kaldığı acı/zarar arasında nedensellik bağı kurulmalıdır.

B) Manevi Unsur

İşkence suçu yalnızca kasten işlenebilir; taksirle işkence mümkün değildir. Failin, mağdura insan onuruyla bağdaşmayan davranışlar yönelteceğini bilerek ve isteyerek hareket etmesi gerekmektedir. Genel kastın varlığı yeterlidir; özel kast (örneğin bilgi almak amacıyla ya da cezalandırmak amacıyla hareket etmek) suçun oluşumu için zorunlu unsur değildir.

TCK m. 94/5 uyarınca ihmalî davranışla işkence suçunun işlenmesi hâlinde dahi verilecek cezada indirim yapılmaz. Bu düzenleme, ihmalle işlenen işkence bakımından ceza indirimi imkânını açıkça ortadan kaldırmaktadır.

C) Hukuka Aykırılık Unsuru

İşkence suçu, bütün olası hukuka uygunluk nedenlerinin kapsamı dışında tutulmuştur. Anayasa m. 17/3, AİHM m. 3 ve TCK m. 94 çerçevesinde işkence yasaklanmaktadır; savaş hâli, olağanüstü hâl veya terörle mücadele gibi istisnai durumlar bile bu yasağı ortadan kaldırmaz. Mağdurun rızası da hukuka uygunluk nedeni teşkil etmez.

D) Özel Görünüş Biçimleri

  • Teşebbüs: İşkence suçuna teşebbüs mümkündür; ancak uygulamada eylemin somut zarar doğurmuş olması genellikle suçun tamamlanmış sayılması için yeterlidir.
  • İştirak: TCK m. 94/4’te asıl öneme sahip düzenleme yer almaktadır. Kamu görevlisi olmayan kişilerin suçun icrasına iştirak etmesi hâlinde de kamu görevlisi gibi cezalandırılacağı açıkça öngörülmüştür. Bu hüküm, özgü suçlarda iştirakin sınırlı olduğu genel kuralın bu madde bakımından bertaraf edilmesini sağlamaktadır.
  • İçtima: İşkence fiilinin birden fazla mağdura yönelik olması hâlinde her mağdur için ayrı suç oluşur. Aynı mağdura yönelik birden fazla eylem ise tek suç sayılabilir; ancak mağdurun uğradığı zarar cezanın alt ve üst sınırı arasında belirlenmesinde dikkate alınır.

2. İşkence Suçunun Nitelikli Halleri Nelerdir? (TCK m. 94/2-3)

A) Mağdurun Niteliğinden Kaynaklanan Ağırlaştırıcı Haller (m. 94/2)

Aşağıdaki kişilere karşı işkence yapılması hâlinde ceza sekiz yıldan on beş yıla kadar hapistir:

  • Çocuklar (18 yaşından küçük bireyler),
  • Beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiler (engelli bireyler, bilinç kaybı yaşayanlar, hasta olanlar vb.),
  • Gebe kadınlar.

Görevi dolayısıyla avukata veya diğer kamu görevlisine karşı işlenmesi hâlinde de aynı ağırlaştırılmış ceza uygulanır. Burada esas alınan ölçüt mağdurun mesleğidir; saldırının mağdurun göreviyle bağlantılı olması gerekmektedir.

B) Kadına Karşı İşlenmesi

TCK m. 94/1’in son cümlesine göre suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı beş yıldan az olamaz. Temel suç tipi için belirlenen alt sınır olan üç yıl bu özel düzenlemeyle beş yıla çıkarılmaktadır.

C) Cinsel Taciz Biçiminde İşkence (m. 94/3)

İşkence fiilinin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi, bağımsız bir nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Bu durumda on yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Cinsel taciz niteliğindeki işkence, hem bedensel bütünlüğe hem de cinsel dokunulmazlığa zarar verdiğinden kanun koyucu bu tür eylemlere özel önem atfetmiştir.

D) Zamanaşımının İşlememesi (m. 94/6)

İşkence suçu bakımından zamanaşımının işlemeyeceği TCK m. 94/6’da açıkça düzenlenmiştir. Bu, Türk ceza hukukunda yalnızca birkaç suç için öngörülmüş olan istisnaî bir kuraldır. Söz konusu hüküm, ne kadar zaman geçmiş olursa olsun faillerin yargılanabilmesini güvence altına almakta; işkencenin mutlak surette yasaklanan ve hesabı sorulması gereken bir eylem olduğunu vurgulamaktadır.

3. Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış İşkence Suçunu Oluşturan Haller Nelerdir?(TCK Madde 95)

A) Birinci Fıkra – Cezayı Yarı Oranında Artıran Haller (m. 95/1)

İşkence fiillerinin aşağıdaki sonuçlara yol açması hâlinde temel ceza yarı oranında artırılır:

  • Duyulardan veya organlardan birinin işlevinin sürekli olarak zayıflaması,
  • Konuşmada sürekli güçlük,
  • Yüzde sabit iz,
  • Hayati tehlike,
  • Gebe kadına karşı işlenip çocuğun vaktinden önce doğması.

B) İkinci Fıkra – Cezayı Bir Kat Artıran Haller (m. 95/2)

İşkence fiillerinin daha ağır sonuçlara yol açması hâlinde ceza bir kat artırılır:

  • İyileşmesi olanaksız hastalık veya bitkisel hayata girme,
  • Duyulardan veya organlardan birinin işlevinin tamamen yitirilmesi,
  • Konuşma ya da üreme yeteneğinin tamamen ortadan kalkması,
  • Yüzde sürekli değişiklik,
  • Gebe kadına karşı işlenip çocuğun düşmesi.

C) Üçüncü Fıkra – Kemik Kırığı (m. 95/3)

İşkence fiillerinin vücutta kemik kırılmasına yol açması hâlinde, kırığın hayat fonksiyonları üzerindeki etkisi gözetilerek sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

D) Dördüncü Fıkra – Ölüm Neticesi (m. 95/4)

İşkence sonucunda ölüm meydana gelmesi hâlinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Bu, Türk hukukunda öngörülen en ağır cezadır.

4. İşkence Suçu Özgü Suç Mudur?

İşkence suçu tipik bir özgü suçtur; yalnızca kamu görevlileri tarafından işlenebilir. TCK m. 94/4’teki özel düzenleme uyarınca suça iştirak eden siviller de kamu görevlisi gibi cezalandırılır.

İşkence suçu, TCK m. 94/1’de açıkça belirtildiği üzere yalnızca kamu görevlisi tarafından işlenebilen özgü bir suçtur. Söz konusu özellik, iki önemli sonuç doğurmaktadır:

  • Kamu görevlisi olmayan kişilerin fiili, koşullar ne olursa olsun işkence suçunu oluşturamaz; ancak eziyet (m. 96) veya kasten yaralama suçuna (m. 86-88) vücut verebilir.
  • Dördüncü fıkradaki istisnai hüküm, sivil şeriklerin de kamu görevlisi gibi cezalandırılmasını sağlamakta; faillerin bu yolla sorumluluktan kaçmasının önüne geçmektedir.

5. İşkence Suçu Şikâyete Tabi Midir?

İşkence suçu şikâyete bağlı değildir. Savcılık, suçun herhangi bir şekilde öğrenmesi hâlinde re’sen soruşturma başlatmakla yükümlüdür.

İşkence suçu, suçtan haberdar olan Cumhuriyet savcısı tarafından doğrudan kovuşturulan bir suç olup mağdurun şikâyeti aranmaz. Bu yaklaşım; işkence mağdurlarının çoğunlukla şikâyette bulunmaktan çekindiği gerçeğinin bilincinde olan kanun koyucunun bilinçli bir tercihini yansıtmaktadır. Suçun şikâyetten bağımsız kovuşturulabilir nitelikte olması ve zamanaşımının işlememesine ilişkin hüküm birlikte değerlendirildiğinde, işkence faillerinin uzun vadede de hesap verebilirliğinin sağlandığı kapsamlı bir koruma mekanizması oluşturulmaktadır.

6. İşkence Suçunda HAGB, Uzlaşma, Ceza Ertelemesi veya Adli Para Cezası Hükmedilir Mi?

KurumUygulanabilir mi?Açıklama
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB)HAYIRİşkence suçu TCK m. 231/5-a kapsamında istisna tutulmuştur; devlet otoritesinin kötüye kullanılması niteliği taşıdığından HAGB uygulanmaz.
UzlaşmaHAYIRİşkence suçu uzlaşmaya tabi suçlar arasında yer almamaktadır. CMK m. 253’teki liste yalnızca daha hafif suçları kapsamaktadır.
Ceza ErtelemesiHAYIRİki yılı aşan hapis cezaları kural olarak ertelenebilirse de işkence suçunun ağırlığı ve kasıtlı niteliği gözetilerek erteleme uygulaması fiilen söz konusu olmamaktadır.
Adli Para Cezasına ÇevirmeHAYIRİşkence suçundaki cezalar ‘kısa süreli’ hapis cezası olarak nitelendirilemeyeceğinden adli para cezasına çevrilmesi mümkün değildir.

7. İşkence Suçunda Görevli Mahkeme Hangisidir?

İşkence suçlarında görevli mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi’dir. Suçun nitelikli halleri veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış halleri için de aynı mahkeme yetkilidir. Gözaltı veya tutukluluk sürecinde gerçekleşen işkence iddialarına ilişkin davalarda yer yetki kuralları ayrıca değerlendirilebilmektedir.

Bölüm II: Eziyet Suçu Nedir? (TCK m. 96)

Eziyet suçu, TCK m. 96’da düzenlenmiş olup herhangi bir kimsenin mağdura sistematik biçimde fiziksel veya psikolojik acı çektirmesini cezalandırmaktadır. İşkence suçundan temel farkı, failde kamu görevlisi sıfatının aranmamasıdır; bu yönüyle eziyet suçu, belirli aile ve kişisel ilişki bağlamlarında daha geniş bir uygulama alanına sahiptir.

1. Eziyet Suçunun Unsurları Nelerdir?

A) Maddi Unsur

  • Fail: Eziyet suçu herhangi bir gerçek kişi tarafından işlenebilir; kamu görevlisi sıfatı aranmaz. Bu özellik onu işkence suçundan ayıran en temel unsurdur.
  • Mağdur: Herhangi bir gerçek kişi mağdur olabilmekle birlikte, nitelikli hallerde belirli gruplar (çocuklar, savunmasız bireyler, aile fertleri) ayrıca korunmaktadır.
  • Hareket (Fiil): Eziyet, kanunda ‘bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışlar’ olarak tanımlanmaktadır. Yargıtay içtihadına göre bu suç, süreklilik veya sistematiklik unsurunu zorunlu kılmaktadır. Tek bir eylem kural olarak eziyet oluşturmaz; bununla birlikte durumlara göre yaralama (m. 86-88) veya tehdit (m. 106) gibi başka suçlara vücut verebilir.

Süreklilik unsuru değerlendirilirken gözetilecek başlıca ölçütler şunlardır:

  • Eylemlerin tekrar eden nitelik taşıması,
  • Fiziksel veya psikolojik acının birikimli etkisi,
  • Olaylar arasındaki örüntü veya bağlantı.

B) Manevi Unsur

Eziyet suçu yalnızca kasten işlenebilir. Failin mağdura eziyet çektirme kastıyla hareket etmesi gerekir. Genel kastın varlığı yeterli olup özel amaç veya saikin bulunması zorunlu değildir. Bununla birlikte, faillerin belirli bir sonucu elde etmek (itaat sağlamak, cezalandırmak vb.) ya da egemenlik kurmak amacıyla hareket ettiği durumlar uygulamada sıkça karşılaşılan örüntüler arasındadır.

C) Hukuka Aykırılık Unsuru

Mağdurun rızası, anayasal güvence altındaki kişi dokunulmazlığını ve insan onurunu zedelediğinden hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilmez. Meşru savunma ya da zorunluluk hâlinin suçu hukuka uygun kılması ise eziyet suçunun sistematik niteliğiyle bağdaşmamaktadır.

D) Özel Görünüş Biçimleri

  • Teşebbüs: Eziyet suçunun sistematik niteliği gözetildiğinde teşebbüs sınırlı ölçüde söz konusu olabilir; genellikle ya suç tamamlanmış ya da henüz suç oluşturacak yoğunluğa ulaşılmamış kabul edilir.
  • İştirak: Genel iştirak kuralları uygulanır. İşkence suçunda yer alan özel düzenlemenin (m. 94/4) bir benzeri eziyet suçunda öngörülmemiştir.
  • İçtima: Eziyet suçu, bütünleşik niteliğiyle zincirleme suç hükmünün uygulanmasını gerektirebilir; bu durumda TCK m. 43’e göre cezada artırım yapılır. Ayrı mağdurlara yönelik eylemler ise ayrı suçları oluşturur.

2. Eziyet Suçunun Nitelikli Halleri Nelerdir? (TCK m. 96/2)

A) Mağdurun Niteliğinden Kaynaklanan Ağırlaştırıcı Haller

Aşağıdaki kişilere karşı işlenmesi hâlinde ceza üç yıldan sekiz yıla kadar hapistir:

  • Çocuklar (18 yaşından küçük bireyler),
  • Beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiler,
  • Gebe kadınlar.

B) Aile İlişkisinden Kaynaklanan Ağırlaştırıcı Haller

Eziyet suçunun aile bireylerine karşı işlenmesi de nitelikli hal olarak düzenlenmiş olup bu durumda ceza üç yıldan sekiz yıla kadar hapistir. Kapsama giren kişiler şunlardır:

  • Üstsoy veya altsoy (anne, baba, dede, nine, çocuklar, torunlar vb.),
  • Evlat edinen veya evlatlık,
  • Eş (evlilik süresince),
  • Boşanılan eş (evlilik sona erdikten sonra da koruma devam eder).

Özellikle boşanılan eşin de kapsama alınması, aile içi şiddet ve ayrılık sonrası tacize ilişkin kaygıları gidermek amacıyla kanun koyucu tarafından bilinçli olarak tercih edilmiştir.

C) Kadına Karşı İşlenmesi

TCK m. 96/1’in son cümlesine göre suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı iki yıl altı aydan az olamaz. Temel suç tipindeki iki yıllık alt sınır bu nitelikli hâlde iki yıl altı aya yükselmektedir.

3. Eziyet Suçu Özgü Suç Mudur?

Eziyet suçu özgü suç değildir; herhangi bir kişi tarafından işlenebilir. Fail ile mağdur arasında herhangi bir özel ilişkinin bulunması gerekmemektedir.

İşkence suçunun aksine eziyet suçu herhangi bir kişi tarafından işlenebilir. Fail kamu görevlisi, aile üyesi, tanıdık veya tamamen yabancı biri olabilir. Bu özellik, suçun uygulama alanını fiilen genişletmekte ve toplumsal ilişkilerin her alanında ortaya çıkan sistematik acı çektirme eylemlerini kapsamına almaktadır.

4. Eziyet Suçu Şikâyete Tabi Midir?

Eziyet suçu şikâyete bağlı değildir. Cumhuriyet savcısı suçu öğrenir öğrenmez re’sen soruşturma başlatır.

Eziyet suçu da şikâyete tabi olmayan bir suçtur. Savcılık, suçu herhangi bir şekilde öğrenmesi hâlinde resen soruşturma başlatmakla yükümlüdür. Bu durum özellikle aile içi şiddet vakalarında büyük önem taşımaktadır; zira mağdurlar çoğunlukla sosyal baskı, ekonomik bağımlılık veya güvenlik kaygısı nedeniyle şikâyette bulunmaktan kaçınmaktadır.

Bununla birlikte, mağdurun şikâyetçi olmaması veya şikâyetini geri alması pratikte soruşturma ve kovuşturmanın işleyişini güçleştirebilmektedir. Savcılık, mağdurun beyanından bağımsız olarak mevcut delillere dayanarak davayı sürdürme hakkına ve yükümlülüğüne sahiptir.

5. Eziyet Suçunda HAGB, Uzlaşma, Ceza Ertelemesi veya Adli Para Cezasına Hükmedilir mi?

KurumUygulanabilir mi?Açıklama
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB)KISITLITemel suç için teorik olarak mümkün; ancak mahkemeler özellikle nitelikli hallerde HAGB uygulamaktan kaçınmaktadır. Aile içi şiddet davalarında HAGB uygulanması son derece nadir görülmektedir.
UzlaşmaHAYIREziyet suçu uzlaşmaya tabi suçlar arasında yer almamaktadır.
Ceza ErtelemesiKISITLITemel suç için iki yılı aşmayan cezalarda teorik olarak mümkün; ancak uygulamada, suçun sistematik niteliği ve özellikle mağdurların savunmasız bireyler olduğu hallerde erteleme kararı verilmemektedir.
Adli Para Cezasına ÇevirmeKISITLIBir yıl veya daha az hapis cezası adli para cezasına çevrilebilirse de eziyet suçunda bu alt sınıra nadiren ulaşılmakta ve çevirme kararının uygulanması son derece istisnai kalmaktadır.

6. Eziyet Suçunda Görevli Mahkeme Hangisidir?

Eziyet suçunun temel hâli için Asliye Ceza Mahkemesi görevlidir. Ancak nitelikli hallerde, özellikle ciddi ağır bedensel zarar veya aile içi şiddet bağlamındaki davalarda, yargı yetkisi davanın niteliğine ve bölgedeki örgütlenme durumuna bağlı olarak değişebilmektedir. Aile içi şiddet biçiminde gerçekleşen eziyet vakalarında savcılık, tedbir kararları ve cinsiyet temelli şiddet davalarının takibi bakımından uzmanlaşmış birimlerle koordineli çalışmaktadır.

Bölüm III: İşkence ve Eziyet Suçlarının Karşılaştırmalı Analizi

Unsurİşkence (TCK m. 94)Eziyet (TCK m. 96)
FailYalnızca kamu görevlisiHerhangi bir kişi
SüreklilikTek eylem yeterliSistematik/tekrarlayan eylemler gerekli
Temel Ceza3-12 yıl hapis2-5 yıl hapis
Nitelikli Hal Cezası8-15 yıl hapis3-8 yıl hapis
ZamanaşımıİşlemezGenel kuralar uygulanır
Şikâyet ŞartıAranmaz – re’sen kovuşturulurAranmaz – re’sen kovuşturulur
HAGBUygulanmazTeorik olarak mümkün; pratikte kısıtlı
UzlaşmaUygulanmazUygulanmaz
Görevli MahkemeAğır Ceza MahkemesiAsliye Ceza Mahkemesi

İşkence ve Eziyet Suçu Bakımından Değerlendirme ve Sonuç

Türk hukukunda işkence ve eziyet suçları, insan onurunun korunmasına yönelik kapsamlı bir ceza hukuku çerçevesi oluşturmaktadır. İşkence suçu (TCK m. 94-95), kamu görevlilerini hedef alan, daha ağır yaptırımları öngören ve zamanaşımı işlemeyen özgü bir suç olarak düzenlenmiştir. Eziyet suçu (TCK m. 96) ise herhangi bir kişi tarafından işlenebilen, ancak sistematik niteliğiyle işkenceden ayrılan, özellikle aile içi şiddet bağlamında uygulama alanı bulan daha kapsamlı bir suç tipidir.

Her iki suç da şikâyete tabi tutulmayarak savcılık tarafından re’sen kovuşturulabilmektedir. Kanun koyucu, bu suçlarda uzlaşma yolunu açmamış ve HAGB uygulamasını büyük ölçüde kısıtlamıştır. Söz konusu düzenlemeler, devletin işkence ve sistematik kötü muameleye karşı uzlaşmaz tutumunu açıkça ortaya koymaktadır.

İşkence ve Eziyet Suçu Hakkında Yargıtay Kararları

1. İşkence Suçunda Zamanaşımı: “Zamanaşımı İşlemez” Kuralı Geçmişe Yürür mü?

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 2016/362 E. – 2016/1607 K. Sayılı İlamı Yorumu

Olay: Sanık hakkında, suç tarihinde yürürlükte olan 765 sayılı (mülga) TCK m.243 kapsamında işlenen işkence suçundan dava açılmıştır. 5237 sayılı TCK’nın 94. maddesine 11.04.2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun’la eklenen 6. fıkra ile işkence suçunda “zamanaşımı işlemez” kuralı getirilmiştir. Yerel mahkeme, kamu davasının zamanaşımından düşürülmesine karar vermiş; bu karar katılan tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuki mesele: Sonradan yürürlüğe giren ve sanığın aleyhine sonuç doğuran “zamanaşımı işlemez” hükmünün, daha önce işlenmiş bir suça da uygulanıp uygulanamayacağı.

Yargıtay’ın değerlendirmesi: Daire, dava zamanaşımının sonuçları itibarıyla maddi ceza hukukuna ilişkin olduğunu ve Anayasa m.38 ile TCK m.2 ve 7 uyarınca lehe kanun ilkesine tabi olduğunu vurgulamıştır. Buna göre sanığın aleyhine olan yeni düzenleme geçmişe yürümez; yalnızca yürürlük tarihi olan 11.04.2013’ten sonra işlenen suçlarda uygulanır. Somut olayda en lehe hüküm, üst sınırı daha düşük olan 765 sayılı TCK m.243 olup buna bağlı 5 yıllık asli dava zamanaşımı (m.102/4), suç ile şikâyet tarihleri arasında dolmuştur. Bu nedenle düşme kararı isabetli bulunmuş; yalnızca dayanak madde numaraları düzeltilerek hüküm onanmıştır.

Dava zamanaşımının uygulanmayacağını kabul etmesi nedeniyle aleyhe olan bu hüküm, yürürlüğe girdiği tarihten sonra işlenen suçlarda uygulanacak, geçmişe etkili olmayacaktır.

Pratik sonuç: İşkence suçunda zamanaşımının kalkması yalnızca 11 Nisan 2013 ve sonrasında işlenen suçlar için geçerlidir. Bu tarihten önceki eylemlerde, suç tarihinde yürürlükte olan lehe kanunun zamanaşımı süresi uygulanır.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 2016/362 E. – 2016/1607 K. Sayılı İlamı Tam Metni

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SUÇ : İşkence
HÜKÜM : TCK.nun 102/3 ve 104/2 ile CMK.nun 223/8. madde ve fıkraları uyarınca açılan kamu davasının düşürülmesi

Gereği görüşülüp düşünüldü:
Dava zamanaşımı, olay tarihinden itibaren yasa tarafından belirlenen sürelerin geçmesi halinde Devletin yargılama hakkından vazgeçmesidir. Fiil hukuka aykırı ve suç teşkil etse bile fail cezalandırılmamakta, davanın düşürülmesine karar verilmektedir.
T.C. Anayasa’sının 38. maddesinin 1. fıkrasında, ”kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suç işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez” denildikten sonra 2. fıkrada, ”suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkumiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır” denmekle, suç tarihinden sonra yürür- lüğe giren ve zamanaşımı süresi yönünden aleyhe sonuç doğuran yasanın uygulana- mayacağı kabul edilmiştir.
Dava zamanaşımı, sonuçları itibariyle maddi ceza hukukuna ilişkin olup Anayasa’nın 38, TCK.nun 2 ve 7. maddeleri uyarınca, suç tarihinden sonra lehe yapılan yasal değişiklikten sanık yararlanacak, aleyhe olan değişiklikler ise uygulanmayacaktır. Diğer bir anlatımla, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren yasayla zamanaşımı süresi sanık aleyhine yeniden düzenlenmişse aleyhe sonuç doğuran yeni yasa değil, suç tarihinde yürürlükte bulunan ve lehe olan yasa tatbik olunacaktır. Yargıtay’ın süreklilik gösteren uygulamaları bu doğrultudadır.
Somut olayda; sanığa yüklenen suç olay tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK.nun 243. maddesinde düzenlenmiş olup, zamanaşımına ilişkin bir hüküm içermemektedir. Dava zamanaşımı, yasanın 102 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK.nun 94. maddesinde, yasanın kabul edildiği ilk şeklinde zamanaşımına ilişkin bir hüküm bulunmadığı halde, 11.04.2013 gün, 6459 sayılı Yasanın 9. maddesi ile 94. maddeye eklenen 6. fıkrada ”Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez” hükmü kabul edilmiştir. Dava zamanaşımının uygulanmayacağını kabul etmesi nedeniyle aleyhe olan bu hüküm, yürürlüğe girdiği tarihten sonra işlenen suçlarda uygulanacak, geçmişe etkili olmayacaktır.

Bu itibarla incelenen dosyada, suçun işlendiği iddia olunan tarihte yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK.nun, 4449 sayılı Yasa ile değişiklik yapılmadan önce 243. maddesinde suçun yaptırımı ”5 seneye kadar hapis ve ömür boyu veya süreli memuriyetten yoksun kılma” cezası iken, olaydan sonra 26.08.1999 tarih ve 4449 sayılı Yasanın 1. maddesi ile yapılan değişiklik sonucu hapis cezasının (5252 sayılı Yasanın 6. maddesi ile ağır hapis cezası hapis cezasına dönüştürülmüştür.) yukarı sınırı 8 yıl olarak kabul edilmiştir.
01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK.nun 94. maddesinde ise, 3 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür.
Yasal değişiklikler gözetildiğinde, hükmolunacak cezaların yukarı sınırları ve zamanaşımı süresi itibariyle en lehe olan hüküm; suç tarihinde yürürlükte bulunan ve en fazla 5 yıl hapis cezasını öngören 765 sayılı TCK.nun 243/1. maddesi olup, aynı Yasanın 102/4 maddesinde öngörülen asli 5 yıllık, hukuki kesinti halinde 104/2 maddesi uyarınca 7 yıl 6 aylık kesintili (uzamış, olağanüstü) dava zamanaşımına tabidir.

Açıklanan nedenlerle yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonu cunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre, katılanın suçun sabit olduğuna, düşme kararının usul ve yasaya aykırı olduğuna yönelik temyiz itirazlarının reddine, ancak

Suç tarihinde yürürlükte olup 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa göre lehe bulunan 765 sayılı Türk Ceza Kanunun’da sanıklara yüklenen suç için yasada öngörülen cezanın üst sınırına göre 765 sayılı TCK.nun 102/4. maddesinde öngörülen 5 yıllık asli dava zamanaşımının suç ve şikayet tarihleri arasında dolmuş olduğundan, sanıklar hakkında açılan kamu davasının zamanaşımı nedeni ile 765 sayılı TCK.nun 102/4. ve CMK.nun 223. maddesi yerine, 765 sayılı TCK.nun 102/3, 104/2 ve CMK.nun 223/8. madde ve fıkrası uyarınca düşürülmesine karar verilmesi,

Yasaya aykırı, katılanın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldü- ğünden sair yönleri incelenmeyen hükümlerin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince (BOZULMA- SINA) ancak; yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususta anılan yasanın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak karar verilmesi mümkün olduğundan, hükümden “765 sayılı TCK.nun 102/3, 104/2. ve CMK 223/8. maddeleri” ibaresi çıkar- tılıp, yerine “765 sayılı TCK.nun 102/4. ve CMK 223/8. madde ve fıkraları” ibaresinin ilavesi suretiyle hükmün (DÜZELTİLEREK ONANMASINA), 16.02.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

2. İşkence Suçunda Özel Saik (Bilgi/İtiraf Alma) Aranır mı?

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/753 E. – 2019/497 K. Sayılı İlamı Yorumu

Olay: Polis merkezinde komiser yardımcısı olan sanık, yağma şüphesiyle gözaltına alınan ve elleri kelepçeli olan mağdura önce tokat atmış; mağdurun tepki göstermesi üzerine onu tanıkların görebileceği ayrı bir koridora götürerek, “yere yat” talimatına uymadığı gerekçesiyle elindeki tahta sopa kırılana kadar vücudunun çeşitli yerlerine vurmuştur. Adli raporda, basit tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek nitelikte yaralar tespit edilmiştir. Yerel mahkeme eylemi kasten yaralama (TCK m.86/3-d-e) sayıp direnme kararı vermiştir.

Hukuki mesele: İşkence suçunun oluşması için failin bilgi veya itiraf elde etme gibi belirli bir saikle hareket etmesinin şart olup olmadığı; eylemin işkence mi yoksa kasten yaralama mı sayılacağı.

Yargıtay’ın değerlendirmesi: Ceza Genel Kurulu, işkencenin serbest hareketli bir suç olduğunu ve manevi unsurunun genel kasttan ibaret bulunduğunu belirtmiştir. Kanun, işkencenin belirli bir saikle işlenmesini suçun unsuru saymamıştır; korkutmak, otorite göstermek, ayrımcılık yapmak veya cezalandırmak gibi sebeplerle işlenmesi de işkence suçunu oluşturur. Kurul, kelepçeli mağduru ayrı bir alana götürüp sopa kırılana dek dövme eyleminin ani gelişmediğini, belli bir süreç içinde sistematik bir uygulamaya dönüştüğünü kabul ederek eylemi işkence saymış ve direnme hükmünü bozmuştur. Karar oy çokluğuyla alınmış; yedi üye, olayın ani geliştiği ve özel bir saik bulunmadığı gerekçesiyle eylemin kasten yaralama sayılması gerektiği yönünde karşı oy kullanmıştır.

“…kanuni düzenlemede işkencenin belirli bir saik ile işlenmesinin suçun unsuru olarak sayılmamış olması… korkutmak, otoritesini göstermek, ayrımcılık yapmak, cezalandırmak ya da benzer sebeplerle işlenmesi hâlinde dahi işkence suçunun oluşacağı…”

Pratik sonuç: İşkence suçu için itiraf/bilgi alma gibi özel bir amaç şart değildir. Otoritesini gösterme, cezalandırma veya aşağılama amacıyla işlenip süreç içinde sistematikleşen eylemler de işkence kapsamına girer.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/753 E. – 2019/497 K. Sayılı İlamı Tam Metni

“İçtihat Metni”

Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 8. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 65-213

Sanık … hakkında işkence suçundan açılan kamu davasında, yapılan yargılama sonucunda sanığın eyleminin kasten yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK’nın 86/1, 86/3-d-e, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 2 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 09.11.2012 tarihli ve 1-264 sayılı hükmün bozmadan sonra şikâyetinden vazgeçen katılan vekili ve sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 12.12.2013 tarih ve 15875-29039 sayı ile;
“Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine, ancak;
İşkence, ulusal hukukta olduğu gibi uluslararası sözleşmelerle de yasaklanmıştır. T.C. Anayasası’nın 17. maddesinde herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra, ‘Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.’ denilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi uyarınca; ‘Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz.’ ve 15/2. maddesi gereğince de bu yasak olağanüstü durumlarda bile ortadan kaldırılamaz.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 5. maddesi ile de; hiç kimsenin işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muameleye tâbi tutulamayacağı kabul edilmiştir. İşkence olarak, bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunulması gerekir. İşkence teşkil eden fiiller aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak bu fiiller ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedir. Bir süreç içinde süreklilik arz eder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, işkencenin bu kapsamda işlenen fiillere nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir (TCK’nın 94. maddesinin gerekçesi).
Somut olayda; polis olan sanığın bir suç nedeniyle karakola götürülen şikâyetçinin kollarına, bacaklarına ve vücudunun değişik yerlerine copla vurması, küfür, hakaret ve tehditte bulunması belli bir süreç içerisinde süreklilik gösteren ve dolayısıyla sistematik bir şekilde işlenen, insan onuru ile bağdaşmayan, mağdurun bedensel ve özellikle ruhsal yönden acı çekmesine neden olan, algılama ve irade yeteneğini ve buna bağlı olarak da hiçbir şekilde etkilenmeden özgür iradesiyle ifade vermesini etkileyen, aşağılanmasına yol açan davranışlar olup işkence suçunun oluştuğu gözetilmeden yazılı şekilde kasten yaralama suçundan hüküm kurulması,”
isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesi ise 12.09.2014 tarih ve 65-213 sayı ile;
“…10 Şubat 1984 tarihli İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. maddesinde işkence kavramı tanımlanmış ve kapsamı belirlenmiştir.
Buna göre; ‘İşkence terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevî ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir.’ şeklinde tanımlanmıştır.
5237 sayılı TCK’nın 94. maddesine ilişkin gerekçede;
‘İşkence suçu ile korunan hukukî değer, karma bir nitelik taşımaktadır. İşkence teşkil eden fiiller, bir yandan buna maruz kalan kişilerin vücut dokunulmazlığına ve onuruna saldırı niteliği taşımakta, beden ve ruh sağlığını bozmaktadır. Diğer yandan, işkenceye maruz kalan kişi, irade serbestisi bertaraf edildiği için ve hatta, algılama yeteneği etkilendiği için, duyduğu acı ve elemin etkisiyle gerçek dışı bazı açıklama ve kabullenmelerde bulunabilir.
Bu nedenle, belli bir suça ilişkin ikrar veya sair delil elde etmek için başvurulan işkence, gerçeğin ortaya çıkarılmasına ve adaletin gerçekleşmesine engel olucu bir etki de doğurabilir. Böylece işkencenin ayrı bir suç olarak ceza yaptırım altına alınması, ceza muhakemesinin maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik amacının gerçekleştirilmesine de hizmet eder.
İşkence olarak, bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunulması gerekir. İşkence teşkil eden fiiller, aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak, bu fiiller, ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedirler. Bir süreç içinde süreklilik arz eder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır.’
Düzenlemesine yer verildiği anlaşılmıştır.
Yukarıda belirtilen işkence tanımı ile madde gerekçesinden kamu görevlisinin fiilinin işkence olarak kabul edilebilmesi için yasada sayılan fiillerin/suçların belli bir suç şüphelisi şahsa karşı ve işlediği iddia edilen fiile ilişkin cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla sistemli bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmesi, sanığın amaç ve saikin bu yönde olması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Somut olayda; sanık …’un şikâyetçiyi yaralama fiilini, şikâyetçi …’ın gözlem altına alınmasına neden olan yağma iddiasına/suçuna dayalı bilgi veya itiraf elde etmek amacıyla işlediği yolunda delil ve iddia bulunmadığı, olayın gözaltına alınan şikâyetçiye sanığın tokatla vurması üzerine buna tepki olarak şikâyetçinin sanığı ittirmesi üzerine ani gelişen olay niteliğinde olduğu bu nedenle sanığın fiilinin işkence suçu kapsamına girmediği, oluş şekline göre sanığın fiilinin 5237 sayılı TCK’nın 86/1, 86/3-d-e maddelerinde belirtilen kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle silahtan sayılan alet ile adam yaralama suç tipine girdiği,” şeklindeki gerekçe ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir.
Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 22.12.2014 tarihli ve 399997 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 831-506 sayı ile; 5320 sayılı Kanun’un geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 20.04.2017 tarih, 468-4455 sayı ve oy çokluğuyla, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire çoğunluğu ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin işkence suçunu mu, yoksa kasten yaralama suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
08.07.2008 tarihinde saat 02.00’da düzenlenen olay tutanağında; olay gecesi saat 01.00 sıralarında Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Önleyici Hizmetler Büro Amirliğine bağlı “86160” kod nolu ekip olarak görev yapmakta olan polis memurları Mehmet Sevim ve İsmail Güven’in yanına gelen Manfred Arno Ziepe isimli yabancı uyruklu şahsın 07.07.2008 tarihinde saat 03.20 sıralarında eğlenmek amacıyla gittiği “Alaturka” isimli barın çalışanları tarafından zorla parasının alındığını iddia etmesi üzerine söz konusu iş yerine gidildiği, ilgili şahsın şikâyetçi olduğunu belirttiği mağdur … ile tanıklar …, …, … ve … (Özel)’in Taksim Polis Merkezi Amirliğine getirildiklerinin belirtildiği,
08.07.2008 tarihinde saat 02.30’da düzenlenen olay tutanağında; olay gecesi saat 01.30 sıralarında Taksim Polis Merkezi Amirliğine müracaatta bulunan… isimli yabancı uyruklu şahsın saat 00.30 sıralarında eğlenmek amacıyla gittiği “Alaturka” isimli barın çalışanları tarafından zorla parasının alındığını beyan etmesi üzerine o esnada Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Önleyici Hizmetler Büro Amirliğine bağlı “86160” kod nolu ekip tarafından Taksim Polis Merkezi Amirliğine getirilen mağdur … ile tanıklar … ve …’ı görünce zorla parasını alan şahıslardan üçünün bu şahıslar olduğunu ancak takım elbiseli dördüncü bir şahsın daha olaya karıştığını belirtince Taksim Polis Merkezi Amirliğine bağlı “86313” kod nolu ekip olarak görev yapmakta olan polis memurları … ile Berati Kök’ün şikâyetçi şahsı da alarak söz konusu iş yerine gittikleri, zorla parasını alan diğer şahsın da iş yeri çalışanı tanık …’nın olduğunu belirtmesi üzerine tanığın Taksim Eğitim Araştırma Hastanesinden darp ve cebir raporu alındıktan sonra Taksim Polis Merkezine getirildiği bilgilerine yer verildiği,
Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi Baştabipliği tarafından düzenlenen doktor raporlarına göre;
08.07.2008 tarihinde tanık …’nın 86313 ve 86160 kod nolu ekipler tarafından muayeneye getirildiği, saat 03.04’te sıra numarası alındığı, muayene saatinin 03.10 olarak gösterildiği, Nöroloji Asistanı Dr. …tarafından düzenlenen raporda darp cebir ifadesiyle polis nezaretinde getirilen şahsın yapılan muayenesinde sol kulak ve sol boyun bölgesinde hiperemi mevcut olduğu belirtilip konsültasyon istenmesi üzerine KBB Asistanı Dr. Fulya Gulden Güzelderen tarafından düzenlenen raporda darp cebir ifadesiyle gelen şahsın sol kulak kepçesinde hiperemi ve ödem olduğu, otoskopide sol kulak zarı üst kısmında hiperemi bulunduğu ancak zarın bozulmamış olduğunun belirtildiği,
08.07.2008 tarihinde tanık …’ın 86313 ve 86160 kod nolu ekipler tarafından muayeneye getirildiği, saat 03.04’te sıra numarası alındığı, muayene saatinin 03.10 olarak gösterildiği, Nöroloji Asistanı Dr. …tarafından düzenlenen raporda tanıkta darp ve cebir izine rastlanmadığının belirtildiği,
08.07.2008 tarihinde tanık …’ın 86313 ve 86160 kod nolu ekipler tarafından muayeneye getirildiği, saat 03.05’te sıra numarası alındığı, muayene saatinin 03.10 olarak gösterildiği, Nöroloji Asistanı Dr. …tarafından düzenlenen raporda tanıkta darp ve cebir izine rastlanmadığının belirtildiği,
08.07.2008 tarihinde tanık … (Özel)’in 86313 ve 86160 kod nolu ekipler tarafından muayeneye getirildiği, saat 03.06’da sıra numarası alındığı, muayene saatinin 03.10 olarak gösterildiği, Nöroloji Asistanı Dr. …tarafından düzenlenen raporda tanıkta darp ve cebir izine rastlanmadığının belirtildiği,
08.07.2008 tarihinde tanık …’ın 86313 ve 86160 kod nolu ekipler tarafından muayeneye getirildiği, saat 03.07’de sıra numarası alındığı, muayene saatinin 03.10 olarak gösterildiği, Nöroloji Asistanı Dr. …tarafından düzenlenen raporda darp cebir ifadesiyle getirilen şahsın yapılan muayenesinde sağ bacak arka iç yanda hiperemi mevcut olduğunun belirtildiği,
08.07.2008 tarihinde mağdur …’ın 86313 ve 86160 kod nolu ekipler tarafından muayeneye getirildiği, saat 03.08’de sıra numarası alındığı, muayene saatinin 03.10 olarak gösterildiği, Nöroloji Asistanı Dr. …tarafından düzenlenen raporda darp cebir ifadesiyle getirilen şahsın yapılan muayenesinde sol kol deltoid bölgede geniş hiperemi ve ekimoz, sol klavikula seviyesinde hiperemi, sol ön kol arka yüzde geniş alanda hiperemi, batın sol yanında hiperemi, sol uyluk dış yanında geniş alanda hiperemi, sol bacak dış yanda hafif hiperemi, sağ deltoid bölgede hafif hiperemi mevcut olduğu belirtilip konsültasyon istenmesi üzerine Dr. Armağan Arslan tarafından düzenlenen raporda darp cebir ifadesiyle acile getirilen şahsın sol omuz lateralde 15×10 cm’lik yaygın ekimotik cilt lezyonu, sağ omuzda torakal bölgenin sol yanında sol uyluk ön yüzde ve dış yanda yaygın hiperemik cilt lezyonu mevcut olduğunun belirtildiği,
08.07.2008 tarihinde tanık …’ın 86313 kod nolu ekip tarafından muayeneye getirildiği, saat 13.20’de sıra numarası alındığı, muayene saatinin 13.25 olarak gösterildiği, Nöroloji Asistanı Dr. Serdar Aykaç tarafından düzenlenen raporda tanıkta darp ve cebir izine rastlanmadığının belirtildiği,
08.07.2008 tarihnide tanık … (Özel)’in 86313 kod nolu ekip tarafından muayeneye getirildiği, saat 13.21’de sıra numarası alındığı, muayene saatinin 13.25 olarak gösterildiği, Nöroloji Asistanı Dr. Serdar Aykaç tarafından düzenlenen raporda tanıkta darp ve cebir izine rastlanmadığının belirtildiği,
Mağdur …’ın yağma olayına ilişkin şüpheli sıfatıyla 08.07.2008 saat 12.30’da, Av. Fazıl Ahmet Tamer’in katılımı ile alınan ilk ifadesinde yağma olayına ilişkin suçlamayı kabul etmediği,
Beyoğlu 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 08.07.2008 tarihli ve 2008/232 sayılı sorgu tutanağında; mağdur …’ın karakolda kendisine kötü muamele yapıldığını, dövüldüğünü ondan sonra fezleke düzenlendiğini, yaralarını göstermek istediğini söylemesi üzerine gömleğini çıkardığında sol kol omuz altında belirgin çok büyük morluk olduğunun görüldüğü ayrıca bacaklarının sol tarafında darbeler olduğunu da söylemesi üzerine, 08.07.2008 tarihli adli muayene raporunun incelendiği ve bu raporda ilgili ekimozlara yer verildiğinin belirtildiği,
Mağdur … 11.07.2008 tarihli şikâyet dilekçesinde; 08.07.2008 tarihinde saat 03.30 sıralarında yağma iddiasıyla ilgili olarak gözaltına alındığını, şüpheli olarak götürüldüğü Taksim Polis Merkezi Amirliğinde dördü erkek ikisi kadın olmak üzere toplam 6 kişinin “Mehmet” isimli komiser tarafından darbedildiklerini ve işkenceye maruz kaldıklarını, görevli olan bu polis memurunun özellikle şahsına karşı ağır saldırıda bulunduğunu, vücudunun her tarafının tekme, yumruk ve özellikle de cop darbeleri nedeniyle çizik, morluk ve eziklerle dolu olduğunu, şüpheli olarak sorguya çıkarıldığı ve daha sonra serbest bırakıldığı Beyoğlu 1. Sulh Ceza Mahkemesinde bu durumu hâkime ifade ettiğini, bu nedenle hâkim tarafından ayrıca savcılığa suç ihbarında bulunulmasına karar verildiğini, kendisine işkencede bulunan Taksim Polis Merkezi Amirliğinde görevli, görse tanıyabileceği “Mehmet” isimli tek yıldızlı komiser hakkında gerekli işlemlerin yapılmasını, vücudundaki yaraların ve işkence izlerinin tespiti için adli tıpa sevkinin yapılmasını talep ettiğini belirttiği,
Beyoğlu Adli Tıp Şube Müdürlüğü tarafından düzenlenen 11.07.2008 tarih ve 2136 sayılı raporda; mağdurun yapılan muayenesinde sol üst kolu tamamen kaplayan renk değişikliğine uğramış ekimoz, bel solda 3×5 cm’lik lineer, sağ omuz başında sararmaya başlamış 5×5 cm’lik ekimoz, sol omuz orta kısımda 4×5 cm’lik ekimoz, sol dirsekte bileğe uzanan ödem, sol üst bacak üst yan orta kısımda 5×8 cm’lik ekimoz olduğu arızasının; hayatını tehlikeye sokmadığı, basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek ölçüde hafif nitelikte olmadığı bilgilerine yer verildiği,
Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğünün 11.05.2010 tarihli yazısında; karakolda bulunan kameraların geriye dönük 10 günlük kayıt tutması nedeniyle tutanak tarihindeki kamera görüntülerine ulaşılamadığının belirtildiği,
Mağdur … 03.09.2014 tarihli dilekçesinde; şikâyetinden vazgeçtiğini, kendisini karakolda darbedenin sanık olup olmadığından emin olmadığını, sonradan edindiği bilgiye göre bu şahıs veya şahıslar arasında sanığın bulunmadığını, bu bilgiyi olay gecesi birlikte gözaltına alındığı Filiz ve Vildan isimli arkadaşlarından öğrendiğini, olay anında da zaten alkollü olduğunu ve sanık karakol amiri olduğu için onun yaptığını düşündüğünü belirttiği,
Anlaşılmaktadır.
Mağdur …, yağma olayına ilişkin tutuklanması istemiyle sevkedildiği Beyoğlu 1. Sulh Ceza Mahkemesince Av. Seyfettin Ekin’in katılımı ile yapılan 08.07.2008 tarihli ve 2008/232 sayılı sorgusunda; karakolda elleri kelepçeli vaziyette bulunduğu sırada tek yıldızlı komiser tarafından dövüldüğünü, tanıkların da aynı odada olduğunu ve bu şahısların da aynı kişi tarafından dövüldüğünü, 11.07.2008 tarihli savcılık ifadesinde; 08.07.2008 tarihinde saat 03.30 sıralarında çalıştığı “Alaturka” isimli bara polis memurlarının gelerek hakkında şikâyet var diyerek kendisini kelepçeleyip götürdüklerini, yapılan teşhis işlemi sonrasında ismini “Mehmet” olarak bildiği tek yıldızlı komiserin herkesi ayağa kaldırdığını, akabinde “Hepinizi sinkaf edeceğim siz görürsünüz.” şeklinde hakaret ederek sırayla tokatlamaya başladığını, buna karşı “Neden bize vuruyorsun?” diye sorduğunu, sanığın cevaben “Sana hesap mı vereceğim.” diyerek kendisine vurmaya devam ettiğini, bunun üzerine sanığı ittiğini, daha sonra sanığın da kendisini kelepçelerinden tutarak nezarethaneye giden boş koridora götürdüğünü, orada bulunan polis memurlarından aldığı copla kollarına ve bacaklarına şiddetli şekilde vurmaya başladığını, sürekli olarak kendisinden yere yatmasını istediğini, yatmayınca daha da fazla vurmaya başladığını, bu sırada yine kendisine küfrettiğini, sanığın yanında bulunan diğer bar çalışanlarını da dövdüğünü, fotoğraftan veya fiilen gösterilirse sanığı teşhis edebileceğini, 28.04.2009 tarihli oturumda; olay tarihinde “Alaturka Bar” isimli yerde şef garson olarak çalıştığını, tahminen gece saat 02.00 sıralarında Taksim Polis Merkezinde görevli polislerin “Hakkınızda şikâyet var, merkeze götüreceğiz.” diyerek ellerini kelepçelediklerini, ayrıca aynı iş yerinde garson olarak çalışan …, konsomatris olarak çalışan … (Özel) ve … isimli kişileri de alarak polis merkezine götürdüklerini, sadece kendisinin ellerinin kelepçeli olduğunu, burada şikâyetçi olan… isimli şahsa gösterildikten sonra kendilerini koridora aldıklarını, bu kısımda kamera olmadığını, sanığın tek başına herkese tekme tokat giriştiğini, diğer polis memurlarının da orada oldukları hâlde müdahalede bulunmadıklarını, kendisinin dayanamayarak elleri kelepçeli olduğu hâlde sanığı ittiğini, bunun üzerine sanığın sinirlenerek copla muhtelif yerlerine vurduğunu, buna ilişkin fotoğrafların da dosyaya sunulduğunu, ayrıca kendisine okunan savcılık ifadesinin doğru olduğunu sanığın önce herkese tokatla vurduğunu, neden vurduğunu sorunca “Sana hesap mı vereceğim.” diyerek vurmaya devam edince sanığı ittiğini, bunun üzerine sanığın kelepçelerinden tutarak kendisini koridora götürüp copla kollarına, bacaklarına ve vücudunun değişik yerlerine vurduğunu, aynı zamanda da küfrettiğini, kendisini darbeden kişinin huzurda bulunan sanık olduğundan eminim olduğunu, polis merkezine götürülmeden önce bir rapor alınmadığını, darp olaylarından sonra doktora götürüldüğünü ve raporların düzenlendiğini,
Tanık …, yağma olayına ilişkin tutuklanması istemiyle sevkedildiği Beyoğlu 1. Sulh Ceza Mahkemesince Av. Seyfettin Ekin’in katılımı ile yapılan 08.07.2008 tarihli ve 2008/232 sayılı sorgusunda; polislerin kendisi ile mağdur …’ı müzikholden aldıklarını, mağduru karakolda tek yıldızlı komiserin copla vurarak dövdüğünü, kendisini de bacaklarına ve suratına copla vurmak suretiyle darbettiğini, 26.07.2011 tarihli oturumda ise; olay tarihinde “Alaturka Bar” isimli iş yerinde mağdurla birlikte çalıştıklarını, hesabın fazla alındığı iddiası ile polis merkezine getirildiklerini, kendilerini önce avukat görüşme odasına aldıklarını, daha sonra sanığın mağduru nezaret bölümüne götürdüğünü, bulundukları yer ile nezarethane bölümünü arada bulunan demir kapının ayırdığını, demir kapının ızgaralı olması nedeniyle arka tarafının göründüğünü, nezarethane bölümünde sanığın mağdura ağaç copla vurmaya başladığını, “Buradan gideceksiniz, bir daha bu işleri yapmayacaksınız.” dediğini, mağdura yere yatmasını söylediğini, ancak mağdurun direndiğini, yine vurmaya devam ettiğini, elinde bulunan ağaç copun kırıldığını, bunun üzerine plastik cop alarak yine mağdura aynı sözleri söyleyerek vurmaya devam ettiğini, daha sonra mağduru bırakarak kendi bulunduğu bölüme gelerek kendisine de copla vurduğunu, sağ bacak ve kolundan yaralandığını, yine yanlarında bulunan … isimli şahsa da bağırıp çağırdığını, olay sonrasında rapor alınması için doktora götürüldüklerini,
Tanık …, yağma olayına ilişkin tutuklanması istemiyle sevkedildiği Beyoğlu 1. Sulh Ceza Mahkemesince Av. Seyfettin Ekin’in katılımı ile yapılan 08.07.2008 tarihli ve 2008/232 sayılı sorgusunda; kendisinin söz konusu iş yerinin mesul müdürü olduğunu haklarındaki şikâyet nedeniyle karakola götürüldüklerinde tek yıldızlı komiserin kendisine vurduğunu, aynı kişinin mağdur …’ı da copla dövdüğünü, 26.07.2011 tarihli oturumda ise; olay tarihinde “Alaturka Bar” isimli iş yerinde mesul müdür olarak çalıştığını, fazla hesap iddiası ile Taksim Polis Merkezine götürüldüklerini, buranın kapısında sanığın kendisini görünce dövmeye başladığını, daha sonra yanından ayrıldığını, orada bulunan iki yaşlı polisin kendisini bekleme salonuna oturttuklarını, bir süre sonra sanık gelip kendisini otururken görünce “Niye burada oturuyorsun?” diye sinirlenerek tekrar vurmaya başladığını, diğer polislerin oturttuğunu söyleyince kendisine de küfrettiğini, daha sonra nezarethane bölümüne alındığını, orada bulunan koridorda sanığın copu ağzına soktuğunu, bu sırada mağdur …’ı getirdiklerini, sanığın elindeki copla dövmek için mağdura yere uzanmasını söylediğini, ancak mağdurun uzanmadığını, bunun üzerine sanığın copla mağdura vurmaya başladığını, akabinde elindeki copun kırılarak paramparça olduğunu, daha sonra rapor alınması için doktora götürdüklerini, olay sırasında orada bulunan polislerin “Bizim amirimizdir, biz bir şey yapamayız.” dediklerini,
Tanık …, yağma olayına ilişkin tutuklanması istemiyle sevkedildiği Beyoğlu 1. Sulh Ceza Mahkemesince Av. Yıldız Polat’ın katılımı ile yapılan 08.07.2008 tarihli ve 2008/232 sayılı sorgusunda; kaldığı otele gittiği sırada polislerin yanına gelerek kendisini alıp emniyete götürdüklerini, burada bulunduğu sırada diğer tanıklarla birlikte kendisinin de sıra ile dövüldüğünü, ayrıca tek yıldızlı komiserin mağdur …’ı bakış şeklini beğenmediğinden bahisle dövdüğünü, kendisine ise sadece birkaç tokat atıldığını, birkaç kez de copla vurduklarını ancak nereye vurduklarını hatırlamadığını, 01.03.2012 tarihli oturumda ise; olay tarihinde ismini hatırlayamadığı müzikholde garson olarak çalıştığını, gece geç saatlerde tahminen 01.00 sıralarında İstiklal Caddesi civarında gezerken ekip otosunun yanına gelerek durduğunu şüpheli şahıs olarak kendisini ekip otosuna aldıklarını, daha sonrada mağdur da dahil 4 – 5 kişiyi müzikholden alıp polis merkezine götürdüklerini, kendilerini içeriye alır almaz, huzurda bulunan sanığın herkese sopa ile vurmaya başladığını, hatta kadınlara da vurduğunu, bunun üzerine mağdurun “Bu dayağı hak edecek ne yaptık?” diye sorduğunu, sanığın ise “Neden cevap veriyorsun.” diyerek mağduru yanlarından alıp ayrı bir koridora götürdüğünü, bu koridorun kendilerinin bulunduğu yerden göründüğünü, sanığın sopa ile mağdura giriştiğini, vurdukça mağdurun yere yıkılmadığını, sanığın bir yandan da mağdura “Yere yapışacaksın.” diye söylediğini, yani bize biat edeceksin demek istediğini, bundan sonra mağdur da dahil olmak üzere rapor alınması için Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürüldüklerini, sanığın olay sırasında elinde tahta sopa ve cop gibi bir sopa bulunduğunu, herkese sıradan sopa ile vurduğunu,
Tanık … 29.04.2010 tarihli oturumda; hatırladığı kadarıyla olay tarihinde nezarete alındığını ancak kendisinin kadınlar bölümünde, erkeklerin ise ayrı bir bölümde bulunduklarını, gerek nezarethaneye alınmadan önce gerekse çıkarıldıktan sonra ayrı ayrı doktora götürülerek raporlarının alındığını, nezarethanede kaldığı sürece huzurda bulunan sanığın kimseye herhangi bir şekilde darpta bulunduğuna şahit olmadığını, keza dövülmekten dolayı çıkan bir bağırma sesi de duymadığını, sanığın “Bu işi bir daha yapmayın.” şeklinde yüksek sesle kendilerine nasihatta bulunduğunu,
Tanık … (Özel) 05.10.2010 tarihli oturumda; olay tarihinde Alaturka isimli barda konsomatris olarak çalıştığını, hesap yüzünden çıkan tartışma nedeniyle gelen polislerin kendilerini karakola götürmeden önce Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesine giderek doktor muayenesinden geçtiklerini, daha sonra da karakola gittiklerini, bu sırada kimsenin şiddetine maruz kalmadıklarını, sadece azar işittiklerini, karakola huzurda bulunan sanığın kendilerine bağırıp çağırdığını ancak herhangi bir şiddet olayı olmadığını, daha sonra tanık … ile kadınların bulunduğu nezarethaneye konulduklarını, keza nezarethanede de bir şiddete maruz kalmadıklarını, kadınların bulunduğu nezarethane ile erkeklerin bulunduğu nezarethanenin birbirine yakın olduğunu, seslerin duyulduğunu, ancak birbirlerini görmediklerini, erkeklerin kaldığı nezarethaneden herhangi bir dövülme sesi, çığlık, bağırtı duymadığını, nezarethaneye konma sırasında da herhangi dövülme sesi, bağırtı duymadığını, nezarethane çıkışı mahkemeye getirilmeden önce tekrar Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesine muayeneye götürülüp raporlarının alındığını, karakola veya doktora götürüldükleri sırada iki kadın olarak yan yana kelepçeli olduklarını, erkeklerin de ayrı kelepçeli olduklarını, bu yüzden erkeklere fazla dikkat etmediğini, dikkat çeken herhangi bir darp izi görmediğini, gözaltına alınmadan önce barda kendisinin gördüğü kadarıyla herhangi bir kavga olayı olmadığını, açıkladığı gibi yolda da polislerin kendilerini dövmediğini, hatırladığı kadarıyla herkesin aynı arabada olduğunu, kimsenin tesiri altında kalmadığını, hâlen konstromatris olarak çalıştığını, şiddet görse kabul etmeyip söyleyeceğini, ara sıra yaptığı iş nedeniyle polis tarafından gözaltına alındığını, huzurda bulunan sanığı da bu vesile ile iki kez gördüğünü,
Tanık …, talimat mahkemesince alınan 15.06.2010 tarihli beyanında; olay tarihinde Taksim Polis Merkezi Amirliğinde görevli polis memuru olduğunu, sanığın olay gecesi getirilen şahıslara bağırıp çağırdığını hatırladığını ancak fiilen herhangi bir eylemde bulunduğunu görmediğini,
Tanık Mehmet Sevim 10.09.2009 tarihli oturumda; olay tarihinde Beyoğlu Önleyici Hizmetler Büro Amirliğine bağlı 86160 kod nolu ekipte görevli polis memuru olduğunu, devriye görevi yaptığı sırada yabancı bir şahsın yanlarına gelerek kendisinden zorla para alındığını iddia etmesi üzerine, söz konusu olayın gerçekleştiği belirtilen lokantaya giderek şikâyetçi olunan şahısları aldıklarını, daha sonra bu şahısların darp cebir raporlarını da alarak Taksim Polis Merkezine teslim ettiklerini, hatırladığı kadarıyla olay gecesi 7 – 8 kişi için darp ve cebir raporu alındığını, zaten rapor esnasında doktorun kendilerini içeri almadığını, kendisine okunan tutunaklara göre şüpheli olarak alınan mağdur …’ın karakola teslim edildikten sonra darp cebir raporu alındığı anlaşılmakta ise de polis memurlarından biri darp cebir raporu alırken diğeri tutanağı tutmuş ise söz konusu durumun bundan kaynaklanabileceğini,
Tanık İsmail Güven, talimat mahkemesince alınan 11.11.2009 tarihli beyanında; olay tarihinde Beyoğlu Önleyici Hizmetler Büro Amirliğine bağlı 86160 kod nolu ekipte görevli polis memuru olduğunu, olay gecesi şikâyet nedeniyle mağdur … ile diğer kişileri Beyoğlu Taksim Polis Merkezine getirdiklerini, şahısları polis merkezine getirmeden önce de Taksim İlk Yardım Hastanesinden darp ve cebir raporu aldıklarını, hatırladığı kadarıyla bu şahıslar üzerinde darp ve cebir izi bulunmadığını, yakalama tutanağının Taksim Polis Merkezinde tutulduğunu, darp cebir raporu almaya şüphelileri götürdüğünde tutanağın tutulmasına başlandığını, karakol yoğun olduğu için işlemlerin bu şekilde daha hızlı yapıldığını,
Tanık …, talimat mahkemesince alınan 28.05.2010 tarihli beyanında; olay tarihinde Taksim Polis Merkezi Amirliğine bağlı 86313 kod nolu ekipte görevli polis memuru olduğunu, ihbar üzerine Alaturka isimli bara giderek aldıkları mağdur ile yağma olayının şikâyetçisini karakola getirdiklerini, bu aşamadan sonra gelişen olayları bilmediğini, olay gecesi sanık …’un karakolun grup amiri olarak görev yaptığını, karakola getirdikleri şahıslarda emin olamamakla birlikte herhangi bir darp ve cebir izi bulunmadığını, sanığın eylemi hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadığını,
İfade etmişlerdir.
Sanık … Cumhuriyet Başsavcılığında; mağdur …’ın yağma olayı ile ilgili olarak polis memurları tarafından karakola getirildiğini, Beyoğlu ilçesinde yağma olayı ile ilgili olarak birden fazla mekâna yönelik yapmış olduğu işlemler neticesinde yaklaşık 15 kişinin cezaevine girdiğini, ayrıca bu şekilde bahse konu Alaturka isimli iş yerinin faaliyetine de son verildiğini, bu nedenle bu tip mekân işletmecilerinin şahsına karşı tutumlarının belli olduğunu, kendisini karakoldan göndermek için hakkında çeşitli iftiralarda bulunulup tehdit edildiğini, ancak bu konuda herhangi bir şekilde şikâyetçi olmadığını, görevini yapmaya devam ettiğini, karakola getirilen şahıslara yönelik herhangi bir yaralama veya hakaret eyleminin bulunmadığını, mağdurun karakola getirildiğinde alınan ilk darp raporunda şahıs üzerindeki darp izlerinin tespit edildiğini, bu anlamda şahsın daha önceden faili meçhul polisler tarafından darbedildiğini, yağma olayı ile ilgili olarak karakola getirildiğinde ise bu darp olayının kendisine yüklenmeye çalışıldığını, gözaltında bulunduğu süre içerisinde mağdura herhangi bir müdahalede bulunulmadığını, 28.04.2008 tarihli oturumda ise; yaklaşık iki yıldır Taksim Polis Merkezinde görev yaptığını, bu süre içinde hiçbir yanlış hareketi olmadığını, şimdiye kadar hiç ceza almadığı gibi açılan davalardan da hakkında beraat kararı verildiğini, olay tarihinde Taksim Polis Merkezinde grup amiri olarak görevli olduğunu, olay gecesi saat 01.30 sıralarında şikâyetçi olmak amacıyla karakola gelen… isimli şahsın önleyici hizmetlerde görevli polisler tarafından yakalanarak polis merkezine getirilen mağdur … ile yanında bulunan …, …, … ve… isimli kişileri görünce bu kişilerin kendisine karşı yağma suçunu işleyen kişiler olduğunu beyan etmesi nedeniyle gerekli işlemlerin yapıldığını, karakolda kamera sistemi olduğunu, eğer iddia doğru ise kamera kayıtlarında görüntülerin mevcut olması gerektiğini, mağdura karşı herhangi bir kötü muamelede veya darpta bulunmadığını, mağdurun da yağma olayı ile ilgili savunması alınırken darptan hiç söz etmediğini, bu kişilerin raporları alınmış şekilde karakola teslim edildiklerini, raporda belirtilen yaralanmaların kendisi tarafından oluşturulmadığını savunmuştur.
Uyuşmazlık konusunun sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi için öncelikle işkence suçuna ilişkin milletlerarası sözleşme hükümlerine değinilmesinde yarar bulunmaktadır.
Türkiye, taraf olduğu milletlerarası sözleşmelerde işkencenin yasak olduğunu kabul ederek, işkence ve diğer kötü muamele teşkil eden eylemlerin önlenmesiyle ilgili gerekli tedbirleri alma konusunda taahhüt altına girmiştir.
Türkiye’nin de üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 5. maddesi;
“Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tâbi tutulamaz.”,
4 Kasım 1950 tarihli İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 3. maddesi de;
“Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz.”
Şeklinde düzenlenerek işkence ile birlikte diğer kötü muamele teşkil eden eylemler yasaklanmıştır.
10 Şubat 1984 tarihli İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. maddesinin birinci fıkrası; “İşkence terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevî ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından doğan, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez.”,
İkinci fıkrası ise; “Bu madde, konu hakkında daha geniş uygulama hükümleri ihtiva eden herhangi uluslararası bir belge veya millî mevzuata halel getirmez.” şeklinde düzenlenerek işkence kavramı tanımlanmış ve kapsamı belirlenmiştir.
Sözleşme’nin 2. maddesinin ikinci fıkrası; “Hiç bir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dahili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez.”,
Üçüncü fıkrası ise; “Bir üst görevlinin veya bir kamu mercisinin emri, işkencenin haklılığına gerekçe kabul edilemez.” şeklinde düzenlenerek hiçbir hâl ve şartta işkencenin meşru ve mazur gösterilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
Sözleşme’nin 4. maddesinin birinci fıkrası; “Her Taraf Devlet, tüm işkence fiillerinin kendi ceza kanununa göre suç olmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde, işkence yapmaya teşebbüs ve işkenceye iştirak veya suç ortaklığı yapan şahsın fiili suç sayılacaktır.” şeklinde düzenlenerek taraf devletlere işkence fiilerinin suç olarak tanımlanması yönünde bir yükümlülük getirilmiştir.
Anılan Sözleşme’nin 16. maddesinin birinci fıkrasında taraf devletlere yüklenen yükümlülüklerin işkence derecesine varmayan diğer zalimane, gayriinsani veya küçültücü muamele veya ceza gibi fiiller açısından da geçerli olduğu kabul edilmiştir.
Türkiye, ayrıca, 26 Kasım 1987 tarihli İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi’ni de onaylamıştır.
Türkiye’nin de üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 5. maddesinde yer alan hükme paralel olarak Anayasamızın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen; “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz, kimse insan haysiyeti ile bağdaşmayan bir cezaya ve muameleye tabi tutulamaz.” hükmü ile işkence yasaklanmış, 38. maddesinin beşinci fıkrasında da kişilerin kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamayacağı vurgulanmıştır.
765 sayılı mülga TCK’nın 243. maddesinin birinci fıkrası: “Bir kimseye cürümlerini söyletmek, mağdurun, şahsi davacının, davaya katılan kimsenin veya bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, şikâyet veya ihbarda bulunmasını önlemek için yahut şikâyet veya ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple işkence eden veya zalimane veya gayriinsani veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir.” şeklinde hüküm altına alınmış iken suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan 5237 sayılı TCK’nın “İşkence” başlıklı 94. maddesi ise;
“(1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Suçun;
a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,
b) Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla,
İşlenmesi halinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(4) Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır.
(5) Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz.
(6) Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez.” şeklinde düzenlenmiştir. Anılan maddenin ilk fıkrasında işkence suçuna vücut veren seçimlik hareketler belirtilmiş; 2 ve 3. fıkralarında suçun nitelikli hâllerine; 4. fıkrasında özgü suçlarda bağlılık kuralının istisnasını oluşturan özel bir düzenlemeye; 5. fıkrasında ise suçun ihmali davranışla işlenme şekline yer verilmiş, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’un 9. maddesiyle eklenen 6. fıkra ile de bu suçta zamanaşımının işlemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
Madde gerekçesi; “İşkence teşkil eden fiiller, aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak, bu fiiller, ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedirler. Bir süreç içinde süreklilik arzeder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, işkencenin bu kapsamda işlenen fiillere nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir.” şeklinde açıklanmak suretiyle kamu görevlisinin söz konusu davranışlarının ancak belli bir süreç içerisinde sistematik olarak gerçekleştirilmesi hâlinde işkence suçunun oluşacağı belirtilmiştir.
5237 sayılı TCK’da işkence; zalimane ve gayriinsanî muameleleri de kapsayan üst bir kavram olarak tanımlandığından maddede suçu oluşturan seçimlik hareketler arasında 765 sayılı TCK’dan farklı olarak zalimane ve gayriinsanî muamelelere yer verilmemiştir. Böylelikle işkence ve benzeri kötü muameleleri birbirinden ayırt etmede genel olarak kullanılan, işkencenin maddi veya manevi ağır acı ve ıstırap veren hareketlerden, diğer muamelelerin ise bu seviyeye varmayan kötü muamelelerden oluştuğu yönündeki anlayıştan bağımsız olarak, doğrudan insan onuruyla bağdaşmayacak surette bedensel ve ruhsal dokunulmazlığı, bireyin algılama ve irade yeteneğini etkileyen her davranış sistematik bir uygulama hâlini alması kaydıyla işkence sayılmıştır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2017, s. 243-244) Kaldı ki işkencenin kapsamının Türkiye’nin taraf olduğu, 10 Şubat 1984 tarihli İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “İşkence” tanımından daha geniş bir şekilde belirlenebileceği de aynı sözleşmenin ikinci fıkrasında; “Bu madde, konu hakkında daha geniş uygulama hükümleri ihtiva eden herhangi uluslararası bir belge veya millî mevzuata halel getirmez.” şeklinde açıklanmıştır.
İşkence suçu ile korunan hukuki değer öncelikle insan onurudur. Ayrıca bireylerin ruh ve beden dokunulmazlığı, adil yargılanma hakkı yanında kamu idaresinde disiplinin sağlanması da korunan diğer hukuki değerlerdir. (Timur Demirbaş, İşkence Suçu, 2. Baskı, Seçkin, 2016, s. 80; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2017, s. 244; Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Teorik-Pratik Ceza Hukuku, Seçkin, 12. Baskı, Ankara, 2015, s. 267 vd.; Sevi Bakım, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda İşkence Suçu, 1. Baskı, Beta, s. 86)
İşkence, sadece kamu görevlileri tarafından işlenebilen özgü bir suç olup, kamu görevlisi kavramı 5237 sayılı TCK’nın “Tanımlar” başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde, “…kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi,” şeklinde açıklanmıştır. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığı belirlenirken, ifa ettiği görevin niteliğinin göz önünde bulundurulması gerekir. Bununla birlikte TCK’nın 40. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen özgü suçlarda ancak özel fail niteliği taşıyan kişinin suçun faili olacağı, bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişilerin ise azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulacağı kuralına aynı Kanun’un 94. maddesinin dördüncü fıkrası ile bir istisna getirilerek, işkence suçuna iştirak eden diğer kişilerin de kamu görevlisi gibi cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. (Timur Demirbaş, İşkence Suçu, 2. Baskı, Seçkin, 2016, s. 83; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2017, s. 245; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, 15. Baskı, Ankara, 2015, s. 247 vd.; Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Teorik-Pratik Ceza Hukuku, Seçkin, 12. Baskı, Ankara, 2015, s. 267; Sevi Bakım, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda İşkence Suçu, 1. Baskı, Beta, s. 92 vd.)
Göreviyle bağlantılı olarak kamu görevlisi ile muhatap olan herkes suçun mağduru olabilir. Mağdurun TCK’nın 94/2. maddesinde sayılan kişilerden olması durumu ise suçun nitelikli hâlini oluşturacaktır.
İşkence suçu açısından kamu görevlisinin gerçekleştirdiği davranışın öncelikle insan onuru ile bağdaşmaması gerekmektedir. TCK’nın 94. maddesinde işkence suçunun oluşumu bakımından insan onuru kavramı temel alınmakta ve hangi davranışların insan onuruna aykırı olduğu hususu önem kazanmaktadır. İnsan onuru (haysiyeti) kavramı bilinçli olma, kendi kaderini tayin etme ve kendi çevresini şekillendirme yeteneği veren ve kişiliksizliği ortadan kaldıran ruhtur, manevi güçtür şeklinde tanımlanmaktadır. İnsanın insan olması nedeniyle sahip olduğu ve devletten önce de geçerli hakların hiçe sayılması ve insanın obje seviyesine düşürülmesi insan onuruna aykırıdır. (Veli Özer Özbek, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 12. Baskı, Ankara, 2017, s. 272) Anayasa Mahkemesinin 28.06.1966 tarihli ve 132-29 sayılı kararında da insan onuru kavramı; “…insanın ne durumda, hangi şartlar altında bulunursa bulunsun, sırf insan oluşunun kazandırdığı değerin tanınmasını ve sayılmasını anlatır. Bu öyle bir davranış çizgisidir ki, ondan aşağı düşünce, muamele, ona muhatap olan insanı insan olmaktan çıkarır.” şeklinde açıklanmıştır.
İşkence suçu, serbest hareketli bir suçtur. TCK’nun 94/1. maddesine göre bu suç, kamu görevlisi tarafından insan onuruyla bağdaşmayacak surette kişinin bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine ya da aşağılanmasına yol açacak davranışlarla işlenebilir. Anılan maddenin gerekçesinde belirtildiği gibi kamu görevlisinin söz konusu davranışlarının ancak belli bir süreç içerisinde sistematik olarak gerçekleştirilmesi hâlinde işkence suçu oluşacaktır. Fillerin belli bir süreç içerisinde sistematik olarak gerçekleştirilmemesi hâlinde ise kasten yaralama, hakaret, tehdit gibi bağımsız suçlar gündeme gelecektir. İşkence suçunun belli bir süreç içinde sistematik olarak uygulanması ölçütü aynı hareketlerin tekrarlanması olarak değerlendirilmemelidir. Farklılık gösterse dahi belli bir süreç içinde uygulanan fiiller bir bütün hâlinde insan onuruyla bağdaşmayacak surette kişinin bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine ya da aşağılanmasına yol açarsa işkence suçu oluşacaktır. Yine süreklilik arz eden Filistin askısı veya falakaya yatırma gibi bazı hareketler tekrarlanmasa bile sistematik uygulama özelliği taşıdıklarından işkence suçunu oluşturacaktır. (Timur Demirbaş, İşkence Suçu, 2. Baskı, Seçkin, 2016, s. 99; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2017, s. 247; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, 15. Baskı, Ankara, 2015, s. 243 vd.) Fiilin sistematik bir yapıda olup olmadığı ve belirli bir sürece yayılıp yayılmadığı hususu somut olayın özelliklerine göre hâkim tarafından takdir edilecektir.
İşkence suçunun manevi unsuru kasttır. Suçun gerçekleşebilmesi için, kamu görevlisinin, insan onuruyla bağdaşmayacak surette kişinin bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine ya da aşağılanmasına yol açacak davranışlar yaptığını bilmesi ve istemesi yeterli olup kanuni düzenleme işkencenin belirli bir saik ile işlenmesini aramamıştır. (Timur Demirbaş, İşkence Suçu, 2. Baskı, Seçkin, 2016, s. 106; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2017, s. 251; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, 15. Baskı, Ankara, 2015, s. 251; Sevi Bakım, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda İşkence Suçu, 1. Baskı, Beta, s. 166 vd.) Bu anlamda bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışların korkutmak, otoritesini göstermek, ayrımcılık yapmak, cezalandırmak ya da benzer sebeplerle işlenmesi hâlinde işkence suçu oluşacaktır.
Uyuşmazlık konusu ile ilgili kasten yaralama suçu ise TCK’nın 86. maddesinde;
“(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
(3) Kasten yaralama suçunun;
a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,
b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,
d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
e) Silâhla,
İşlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır.” şeklinde düzenlenmiştir.
Aynı Kanun’un 6. maddesi ise;
“(1) Ceza kanunlarının uygulanmasında;

f) Silah deyiminden;
1. Ateşli silahlar,
2. Patlayıcı maddeler,
3. Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet,
4. Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler,
5. Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler,

Anlaşılır.” şeklinde hüküm altına alınarak silah kavramının kapsamı belirlenmiştir.
TCK’nın 86. maddesinin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun tanımı yapılmış, kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış, yaralama olarak kabul edilmiş, madde gerekçesinde bu husus açıkça vurgulanmıştır.
Kasten yaralama suçunda korunan hukuki yarar, kişinin vücut dokunulmazlığı ve beden bütünlüğüdür. Suçun konusu, mağdurun acı verilen veya bozulan bedeni veya ruhsal varlığıdır. Failin yaptığı hareket sonucu, maddede belirtilen sonuçlardan biri meydana gelirse, kasten yaralama suçunun oluşacağında tereddüt bulunmayıp bu sonucu doğurmaya elverişli olan tüm hareketlerle, kasten yaralama suçunun işlenmesi mümkündür.
Maddenin 3. fıkrasının d bendinde düzenlenen nitelikli hâlin uygulanabilmesi için failin kamu görevi yapması, bu görevin faile bir nüfuz, güç sağlaması ve bu görevin kötüye kullanılması şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Kamu görevi terimi, daha çok devlete ait gücün kullanılmasını, en azından mağdurun öyle düşünmesini gerektiren işler için kullanılmıştır. Yasa koyucu kamu görevlisinden değil, kamu görevinden söz ettiği için doktrinde TCK’nın 6. maddesi anlamında failin kamu görevlisi olması hususunun tartışılmasına gerek bulunmadığı ileri sürülmüştür. (Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, s. 2965.) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi durumunda uygulanacak artırım maddesinin tatbik edilebilmesi için kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuzun kötüye kullanılması da gerekmekte olup, nüfuzun varlığına karşın, bu nüfuz kullanılmadan yaralama eylemi gerçekleştirilmişse, bu artırım maddesi uygulanamayacaktır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Taksim Polis Merkezi Amirliğinde komiser yardımcısı olarak görev yapan sanık …’un yağma suçuna ilişkin olarak şüpheli sıfatıyla gözaltına alınıp gece saat 02.00 sıralarında polis merkezi amirliğine getirilen mağdur … ile yanında bulunan tanıklara yönelik olarak “Buradan gideceksiniz, bir daha bu işleri yapmayacaksınız!” şeklinde bağırmaya başladığı, akabinde de elleri kelepçeli olan mağdura tokatla vurduğu, mağdurun “Bu dayağı hak edecek ne yaptık?” demesi üzerine sanığın “Neden cevap veriyorsun?” diyerek mağdura vurmaya devam ettiği, bu duruma tepki gösteren mağdurun sanığı itmesi üzerine sanığın mağduru tanıkların yanından alarak onların görebileceği ayrı bir koridora götürdüğü, burada sanığın mağdurdan yere yatmasını istediği, mağdurun yere yatmak istememesi üzerine, sanığın elinde bulunan tahta sopa ile mağdurun vücudunun değişik yerlerine vurmaya başladığı, bu esnada da sürekli olarak mağdurdan yere yatmasını istediği, mağdurun bunu kabul etmemesi nedeniyle de “Yere yapışacaksın!” diyerek mağdura kırılıncaya dek tahta sopa ile vurmayı sürdürdüğü, bu olay sonucunda Beyoğlu Adli Tıp Şube Müdürlüğü tarafından düzenlenen 11.07.2008 tarih ve 2136 sayılı rapora göre mağdurun sol üst kolu tamamen kaplayan renk değişikliğine uğramış ekimoz, bel kısmında solda 3×5 cm’lik lineer, sağ omuz başında sararmaya başlamış 5×5 cm’lik ekimoz, sol omuz orta kısımda 4×5 cm’lik ekimoz, sol dirsekte bileğe uzanan ödem, sol üst bacak üst yan orta kısımda 5×8 cm’lik ekimoz oluşacak şekilde ve basit bir tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte yaralandığı somut olayda; mağdurun sanık tarafından karakolda darbedildiğine ilişkin birbiri ile uyumlu olan savcılık ve mahkeme ifadeleri, tanıklar …, … ve …’ın mağdurun beyanlarını destekleyen anlatımları, alınan doktor raporları ve dosya kapsamında yer alan mağdura ait fotoğrafların incelenmesinden anlaşıldığı üzere sanığın, olay tarihinde yapılmakta olan soruşturmaya ilişkin şüpheli olarak gözaltına alınan ve elleri kelepçeli olan mağdur …’a, Devletin güvencesi altında olması gereken karakolda bulunduğu sırada, güç kullanımını gerektirecek herhangi bir olumsuz davranışı bulunmadığı hâlde, insan onuru ile bağdaşmayacak şekilde ve cezalandırmak amacıyla tokatla vurmaya başlaması, bu duruma tepki gösteren mağdurun kendisini itmesi üzerine de mağduru iş yerinde birlikte çalıştığı tanıkların yanından alarak onların görebileceği ayrı bir koridora götürüp otoritesini göstermek ve aşağılamak amacıyla mağdurdan yere yatmasını istemesi, mağdurun bunu kabul etmemesi üzerine de elinde bulunan tahta sopa ile mağdurun vücudunun değişik yerlerine vurmaya başlaması, bu esnada da ısrarla mağdurdan yere yatmasını istemeye devam etmesi, mağdurun yere yatmaması üzerine de iradesini kırmak amacıyla elindeki tahta sopa kırılıncaya dek mağdura vurmaya devam etmesi şeklindeki insan onuru ile bağdaşmayan ve mağdurun bedensel yönden acı çekmesine, aşağılanmasına ve irade yeteneğinin etkilenmesine yol açan eyleminin, mağdurun vücudunda bulunan yaraların yerleri, sayıları ve nitelikleri de gözetildiğinde, ani olarak işlenmediğinin, belli bir süreç içinde gerçekleşen sistematik bir uygulama hâlini aldığının; öte yandan işkence suçu için kamu görevlisinin, insan onuruyla bağdaşmayacak surette kişinin bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine ya da aşağılanmasına yol açacak davranışlar yaptığını bilmesi ve istemesinin yeterli oluşu, kanuni düzenlemede işkencenin belirli bir saik ile işlenmesinin suçun unsuru olarak sayılmamış olması, bu anlamda bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışların korkutmak, otoritesini göstermek, ayrımcılık yapmak, cezalandırmak ya da benzer sebeplerle işlenmesi hâlinde dahi işkence suçunun oluşacağının anlaşılması karşısında sanığın eyleminin TCK’nın 86. maddesinde düzenlenen kasten yaralama suçunu değil aynı Kanun’un 94. maddesinde düzenlenen işkence suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla Yerel Mahkemenin direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün sanığın eyleminin işkence suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …; “Çoğunluk görüşü ile aramızda olayın oluş şekli ve kabulünde bir aykırılık yoktur. Sanığın gözaltına alınan diğer şüpelilerle birlikte mağdura da tokat atması ve mağdurun sanığı iteklemek suretiyle düşürmesi üzerine sanığın bu hırsla mağduru dışarıdan görülebilen parmaklıklı ayrı bir bölüme alıp şiddetli bir şekilde dövdüğü iddia, tanık beyanları ve adli raporlarla sabittir.
Çoğunluk görüşü ile aramızdaki aykırılık, sanık tarafından gerçekleştirilen yaralama eyleminin işkence suçunu oluşturacak boyuta ulaşıp ulaşmadığı konusundadır.
TCK’nın 95. maddesinin gerekçesinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 10.12.1984 tarihli ve 39/46 sayılı kararıyla kabul edilip 26.06.1987 tarihinde yürürlüğe girmiş, Türkiye tarafından da 10.8.1988 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan sözleşmeye atıf yapılmıştır.
Birleşmiş Milletler sözleşmesi ilk maddesinde işkencenin tanımı şöyle yapılmıştır: ‘Bu Sözleşmenin amacı bakımından ‘işkence’, bir kimseye karşı, kendisinden itiraf almak veya üçüncü kişi hakkında bilgi edinmek, kendisinin veya üçüncü kişinin yaptığı veya yaptığından kuşkulanılan bir eylem nedeniyle cezalandırmak veya kendisini veya üçüncü kişiyi korkutmak veya zorlamak amacıyla veya ayrımcılığa dayanan herhangi bir sebeple, bir kamu görevlisi veya resmi sıfatla hareket eden bir başka kişi tarafından veya bu görevlinin veya kişinin teşviki veya rızası veya muvafakatiyle işlenen ve işlendiği kimseye fiziksel veya ruhsal olarak ağır acı ve ıstırap veren herhangi bir fiildir.’
Uluslararası Af Örgütü tarafından 1975 yılında işkencenin tanımı şöyle yapılmıştır. ‘İşkence, sistematik ve bilinçli olarak bir kişi tarafından diğer bir kişiye veya üçüncü bir kişiye yapılan ve serbest iradesine uygun olmayan bir şeyi kabul ettirme amacı güden akut acının bilinçli olarak verilmesidir.’
5237 sayılı TCK’nın 94. maddesinin gerekçesine göre; ‘İşkence teşkil eden fiiller, aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak, bu fiiller, ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedirler. Bir süreç içinde süreklilik arzeder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır.’
Gerekçeye bakılırsa, demek ki ani fiiller işkence teşkil edemez. Ancak sistematik bir şekilde ve belirli bir süreç içerisinde işlenip süreklilik arz eden fiiller işkence oluşturabilecektir.
Doktrine göz atacak olursak, işkencenin temel olarak şu nitelikleri içerdiği söylenmiştir.
1. Kuvvetli bedensel veya ruhsal acı ya da ıstıraba yol açması,
2. Failin resmi sıfatla hareket eden bir kimse olması veya bu sıfatı haiz bir kimsenin, diğer üçüncü bir kimseyi kullanmak suretiyle dolaylı olarak hareket etmesi. Diğer bir deyişle, bir anlamda otorite ilişkisinin varlığı,
3. Acı ve ıstırap veren hareketlerin belirli bir amaca yönelik olarak yapılması. Bu amaçlar itirafa zorlama, delillere ilişkin bilgi alma, suç ortaklarını ortaya çıkarma, cezalandırma gibi çeşitli olabilir.
4. Uzun süreli ve tekrarlanarak sistematik biçimde uygulanan fiziksel ve ruhsal acı veren davranışlar.
Somut olayda failin resmi sıfata haiz olduğu ve mağdura bedensel ve ruhsal acı verdiği yukarıda da belirtildiği gibi kabul edilmiştir. Diğer nitelikler açısından somut olay değerlendirildiğinde;
Adlî işkencenin amacı; sanıktan ikrar elde edebilmek, delillere ilişkin bilgi almak, suç ortaklarını ortaya çıkarmak ve cezalandırmaktır.
İşkencedeki manevî amaç, mağduru izole etme, psikolojik baskı altında bırakma, fiziksel acıya tabi tutma ve neticesinde küçük düşürüp öz saygısını tahrip etme gibi yöntemlerle ondan spesifik bir netice elde etmektir. Bu netice de, bir imza, bir ikrar, diğer kimselerin ihbarı olabilir. Böylece, belirli bir suçun ortaya çıkarılmasının sağlanacağı düşünülmektedir.
İşkencenin sistematik olma ya da süreklilik Unsuru; mağdura karşı yapılan birden fazla saldırının, genel bir tavır çerçevesinde gerçekleştirilen davranışlar bütününün bir unsuru olması ya da önceden kararlaştırılmış, organize ve düzenli bir seyir takip etmesi gerekir.
Ayrıca işkence suçu ile ilgili genel bir değerlendirme yapacak olursak. İşkence suçunun geniş anlamda uygulanması (her incitici ve acı verici eylemin işkence kabul edilmesi) işkence kavramının değerini azaltır. Onu adeta basit ve sıradan masumane bir suç hâline getirir. Devlet açından da uluslararası hukuk ve kurumlar önünde işkence suçlarının mücadelesinde zaafiyet yaratıldığı endişesi yaratır. Sanık hakları açısından da işkenceci olarak lekelenme durumunu ortaya çıkarır ki kanımca lekelenmeme hakkının ihlallerine yol açılabilir.
İşkencenin bir amacının olması, sistematik ve sürekli olması unsurları açısından olaya bakıldığında, olay ani gelişmiş ve bir sürece yayılmadan aynı zaman diliminde son bulmuştur. Sanığın mağduru döverek bir şey elde etmek amacı yoktur, belirlenememiştir. Yani mağdurun gözaltına alındığı olayla ilgili itiraf ettirme, delil elde etme veya başka bir amaçla hareket etme amaçı belirlenememiştir. Sanığın eylemini önceden tasarladığı, sistematik ve sürekli olduğu söylenemez. Ani başlayıp aynı zaman diliminde sonuçlanmıştır. Kaldı ki sanığın eyleminin sonuçlarının ağır olması bu eylemin işkence olarak nitelendirilmesini gerektirmez. Sanığın belirlenen eyleminin sonuçlarına göre cezasının belirlenmesine yönelik ceza sistemimiz vardır, suçların belli boyutlara ulaşma ve nitelikli hâllerinde ceza artırımına gidilmektedir. Kamu görevlilerinin bazı suçları işlemesi hâlinde cezaların arttırılması düzenlenmiştir. Somut olayda mahkemece TCK’ 86/3-d ve e fıkrası uygulanmıştır. Bu sebeplerle sanığın eyleminin kanımızca yaralama suçu niteliğinde kabul edilmesi gerektiği,” görüşüyle,
Çoğunluğun görüşüne katılmayan altı Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.09.2014 tarihli ve 65-213 sayılı direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün sanığın eyleminin işkence suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2. Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 11.06.2019 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 25.06.2019 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

3- İşkencede Sistematiklik Unsuru: Süreklilik Nasıl Belirlenir?

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 2012/29994 E. – 2012/38227 K. Sayılı İlamı Yorumu

Olay: Askeri savcı olan sanık, yürüttüğü soruşturmada katılanları gözaltına aldırmış; istediği yönde ifade vermemeleri üzerine, hipnoz ve zihin kontrolü iddiasındaki emekli bir kişiyi de getirterek katılanları geceler boyu uyutmamış, aç bırakmış, aralıksız sorguya çekmiş, kötü koşullardaki nezarethanelerde tutmuş, tehdit ve hakarete maruz bırakmıştır. Adli Tıp raporlarında katılanlardan birinde atipik psikotik reaksiyon, diğerlerinde ruhsal travma bulguları saptanmıştır.

Hukuki mesele: Tek tek ele alındığında kısa süren bu eylemlerin, işkence suçunun aradığı sistematiklik/süreklilik unsurunu taşıyıp taşımadığı.

Yargıtay’ın değerlendirmesi: Daire, işkenceyi oluşturan fiillerin birbirini izleyen günlerde yapılmasının zorunlu olmadığını, belli bir süre devam etmesinin yeterli olduğunu belirtmiştir. Tek başına kısa süren tokat, tehdit veya hakaret gibi eylemler; uyutmama, aç bırakma ve aralıksız sorgulama gibi davranışlarla birlikte belli bir süreç içinde sürdürüldüğünde sistematik biçimde işlendiğinden işkence suçunu oluşturur. Somut olayda uzun süreli uykusuz ve aç bırakma ile hipnoz yöntemiyle iradenin etkilenmesi katılanlarda kalıcı ruhsal hasara yol açmış; bu nedenle eylem TCK m.94/1-4 kapsamında işkence kabul edilmiştir. Resmî görevi bulunmayan sivil katılımcı da TCK m.94/4 uyarınca kamu görevlisi gibi cezalandırılmıştır.

…işkenceyi oluşturan fiillerin birbirini takip eden günlerde yapılması zorunlu olmayıp belli bir süre devam etmesi yeterlidir… fiiller belli bir süreç içinde sistematik biçimde işlendiğinden işkence suçu tartışılmalıdır…

Pratik sonuç: Sistematiklik, aynı hareketin tekrarı değil; eylemlerin belli bir süreç içinde bütünlük oluşturmasıdır. Bağımsız ele alındığında hafif görünen davranışlar, süreç içinde birikerek işkence suçunu meydana getirebilir.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 2012/29994 E. – 2012/38227 K. Sayılı İlamı Tam Metni

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SUÇ : İşkence
HÜKÜM : Hükümlülük

Gereği görüşülüp düşünüldü:

Sanık … hakkında Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığının görevsizlik kararı üzerine Kayseri C.Başsavcılığınca kamu davası açıldığı, 357 sayılı Askeri Hakimler Kanunu’nun “soruşturma ve kovuşturma mercileri” başlıklı 25. maddesinde 6318 sayılı Yasanın 36. maddesi ile yapılan değişikliğin yerel mahkeme hükmünden sonra 03.06.2012 tarihinde yürürlüğe girmesi nedeniyle ağır ceza mahkemesi karar tarihinde görevli olup yargılama yasasına aykırılık bulunmadığı, Ceza Genel Kurulu’nun 30.09.2003 gün, 226/229 sayılı kararında belirtildiği üzere verildiği zaman yürürlükte bulunan yargılama yasasına uygun hükmün ancak başka bozma nedenlerinin bulunması halinde önceki hüküm ortadan kalkıp mahkemenin görevi sona ereceğinden böyle bir durumda görev nedeniyle bozma yapılabileceğinden ve kaldı ki 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluş ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 12. maddesinde düzenlenen; “Askeri mahkemelere ve adliye mahkemelerine tabi kişiler tarafından bir suçun müştereken işlenmesi halinde eğer suç Askeri Ceza Kanunu’nda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere; eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı olmayan bir suç ise adliye mahkemelerine aittir” hükmü karşısında sanıkların üzerine atılı işkence suçunun 1632 sayılı Askeri Ceza Kanununda düzenlenmediği, sanık … ‘un atılı işkence suçunu adliye mahkemelerine tabi olan sanık … ile birlikte işlediği hususları gözönüne alındığında yerel mahkemenin görevli ve yetkili olmadığına ilişkin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

İşkence, ulusal hukukta olduğu gibi uluslarası sözleşmelerle de yasak- lanmıştır. T.C. Anayasasının 17. maddesinde herkesin; yaşama, maddi ve manevi
varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtildikten sonra, “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz” denilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. maddesi uyarınca; “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz.” ve 15/2. maddesi gereğince de bu yasak olağanüstü durumlarda bile ortadan kaldırılamaz.

  İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 5. maddesi ile de, “hiç kimsenin işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muameleye tâbi tutulamayacağı” kabul edilmiştir. 

         İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Küçültücü Muamele ya da Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde ve İşkencenin ve İnsanlık Dışı ya da … Kırıcı Ceza ya da Davranışın Önlenmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesinde işkence yasaklanmış ve işkencenin önlenmesi için alınacak önlemler hükme bağlanmıştır. 

İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı Ya Da Küçültücü (… ) … ya da Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 1.maddesinde, işkence terimi, “bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözetmeden herhangi bir sebep dolayısıyle bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir. Bu yalnızca yasal müeyyidelerin uygulanmasından …, tabiatında olan veya arızi olarak husule gelen acı ve ızdırabı içermez” şeklinde tanımlanmış, bu maddenin,”konu hakkında daha geniş uygulama hükümleri ihtiva eden herhangi uluslararası bir belge veya milli mevzuata halel getirmeyeceği” belirtilmiştir.

         Zalimane muameleler, “mağdura yapılan maddi veya manevi ızdırap verici her türlü işlemleri”, insani olmayan muameleler, “insanlık kişiliğini  ve duygusunu önemli derecede incitici eylemleri”, haysiyet kırıcı hareketler ise, “bir kimsenin namus, şöhret veya haysiyetine saldırı niteliğinde olan, kişi üzerinde manevi eziyet doğuracak fiilleri” ifade etmektedir.  

Uluslararası Sözleşmelerle yasaklanan işkence, 5237 sayılı TCK.nun 94. maddesinde;
“(1) Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) Suçun;

a) Çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı,

b) Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla,

İşlenmesi hâlinde, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hük- molunur.

(3) Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde gerçekleşmesi hâlinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(4) Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır.

(5) Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi hâlinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz” şeklinde düzenlenmiştir.

        İşkence suçunu oluşturan eylemler yasada tek tek sayılmamış, onun yerine; “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlar” işkence suçunun kapsamına alınmıştır.

       İşkence suçu birden çok hukuksal yararı koruyan bir suçtur. Korunan hukuki değer, karma bir nitelik taşımaktadır. Bu suçla; insan onuru, vücut dokunulmazlığı, adliye ve kamu yönetiminde disiplin sağlama amacı korunmaktadır. İşkenceyi oluşturan fiiller beden ve ruh sağlığını bozmaktadır. İşkence gören kişi, irade özgürlüğü ortadan kalktığı, algılama yeteneği etkilendiği gibi duyduğu acı ve üzüntü sonucu gerçek dışı açıklamalarda veya kabullenmelerde bulunduğundan adaletin gerçekleşmesi ve ceza yargılamasının “maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına” yönelik amacı engellemekte veya gerçeğe ulaşma gecikmektedir.Ancak asıl korunan hukuki yarar, insan onurudur.

İşkence olarak, bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunması gerekir. İşkence teşkil eden fiiller aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak bu fiiller ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedir. Bir süreç içinde süreklilik arzeder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi,ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, işkencenin bu kapsamda işlenen fiiline nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir.(TCK.94. Madde gerekçesi)

Kötü muamelenin AİHS’nin 3. maddesi kapsamına girebilmesi için asgari ciddiyet düzeyine ulaşması gerekir. Bu düzeyin değerlendirilmesi göreceli olup yapılan kötü muamelenin süresi, fiziksel ve psikolojik etkileri, gerektiğinde mağdurun cinsiyeti, yaşı, sağlık durumu gibi koşullar da gözetilmelidir. (AİHM-… … Okur/Türkiye Davası-17.Ocak.2012)

Özgürlüğünden mahrum bırakılmış durumda olan bir kişiye karşı, davranışı gerektirmediği halde fiziksel güç kullanılması insan onuruna saldırı ve ilkesel olarak AİHS’nin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakkın ihlalini teşkil etmektedir. (AİHM-Labita/İtalya kararı)

Yapılan fena muamelelerin değişik günlerde olması diğer bir anlatımla işkenceyi oluşturan fiillerin birbirini takip eden günlerde yapılması zorunlu olmayıp belli bir süre devam etmesi yeterlidir. Kasten yaralama fiili birkaç dakika, işaret veya sözle tehdit bir dakika veya daha az, cinsel taciz bir veya birkaç dakika (çimdikleme, okşama gibi) sürmektedir.Bu fiillerin devamlılığı halinde, örneğin gidip gelip bir kişiye tokat atılması, tekme vurmada, on dakikada bir küfredip vurmada, tek ayak üstünde tutmada, yüzünü duvara döndürüp elleri havada yahut tek ayak üstünde duvara yapışık vaziyette bekletmede, uyutmamak için geceleri sık sık soru sormada, kızıp bağırmada, vurmada, sorguya almada, yüksek sesle sürekli müzik dinletmede, soğukta soyup betona yatırmada, elektrik vermede, sıcakta su içmeyi önlemede, giyinik veya soyunukken su sıkıp seyretmede, tuvalet ihtiyacını gidermeye engel olmada ve benzeri olaylarda, bir anlık fena muamele olmayıp fiiller belli bir süreç içinde sistematik biçimde işlendiğinden işkence suçu tartışılmalıdır.

Bir kimsenin tamamıyla polis memurlarının denetimi altında gözaltında tutulduğu sırada meydana gelen her türlü yaralanma ciddi kuşkulara yol açmaktadır. (AİHM-…/Türkiye, … … Okur/Türkiye Davaları)

İşkence suçunun faili bir kamu görevlisi ise de, bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de, TCK.nun 94/4. maddesi uyarınca kamu görevlisi gibi cezalandırılır.

Somut olayda; sanık …’un olay tarihinde Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesinde askeri savcı olarak görev yaptığı ve Kayseri ilinde meydana gelen bir olaya ilişkin olarak mahallinde yürüttüğü soruşturmada 04.03.2009 tarihinde önce katılan …’yı daha sonra 07.03.2009 tarihinde diğer katılanları gözaltına aldırdığı, katılanların önce Kocasinan ardından Melikgazi İlçe Jandarma Komutanlığı nezaret- hanelerinde ayrı ayrı tutuldukları, sanık … ve kimliği belirlenemeyen kişilerce sorgulandıkları, sanık …’un katılanları isteği doğrultusunda ifade vermeye zorladığı, bunu temin etmek için çeşitli vaatlerde bulunduğu, istediği ifadeyi vermemeleri halinde ise meslekten attıracağını söylediği, katılanların istediği yönde ifade vermemesi üzerine bunu sağlamak amacıyla kendi beyanına göre hipnoz ve zihin kontrolü konusunda çalışmaları olan emekli sanık …’ı tüm yol ve konaklama masrafları Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nca karşılanmak üzere İzmir’den çağırdığı, Kayseri’ye gelen sanık …’ın katılanların sorgulanmasına ilişkin hiç bir resmi görevi olmamasına rağmen geceleri sabaha kadar süren zaman dilimi içinde yakın mesafeden gözlerine bakmalarını isteyerek katılanlara sorular sorduğu, ayakta tutarak ve uyutmayarak, iradelerini zayıflatmak suretiyle kendilerine atılı suçu ikrara zorladığı, katılanların 11.03.2009 tarihine kadar gözaltında, bu tarihten sonra da 17.03.2009 tarihine kadar oda hapsinde tutuldukları, 17.03.2009 tarihinde ilk kez Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesinin huzuruna çıkarıldıkları, katılanların gözaltında kaldıkları süre içerisinde geceleri sanık …, gündüzleyin de sanık … ve kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından sorgulandıkları, geceleri uyumalarına izin verilmediği, uzun süre uykusuz bırakıldıkları, uyuduklarında ise kısa sürede tekrar uyandırıldıkları, düzenli yemek verilmeyerek aç bırakıldıkları, kendilerine ve ailelerine yönelik tehdit ve hakaret sözlerine maruz bırakıldıkları, asgari koşullara sahip olmayan tuvaleti taşmış pis kokulu nezarethanelerde tutuldukları, hipnoz yöntemiyle iradelerinin etki altına alınmaya çalışıldığı, CMK’nun 91 vd. benzer düzenleme içeren 353 sayılı Yasanın 80. maddesine aykırı olarak gözaltı sürelerinin uzatılmasına ilişkin kararların katılanlara tebliğ edilmediği ve gözaltına alındıkları hususunun yakınlarına bildirilmediği, sanık … tarafından şikayetçilere müdafi olarak Ankara’dan iki avukat çağrıldığı, böylece katılanların insan onuruyla bağdaşmayan bedensel ve özellikle ruhsal yönden acı çekmesine, algılama ve irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açan

davranışlara maruz kaldıkları, bunun sonucunda katılan … hakkında Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun verdiği raporda atipik psikotik reaksiyon tablosunun geliştiği, müdahil … ve …’e ilişkin de korku duyma, uykudan uyanma, kâbus görme, geleceğinin kalmadığını düşünme gibi ruhsal etkilenme bulgularının belirlenmesi ile ruhsal travmanın oluştuğunun tespit edildiği anlaşıldığından kamu görevlisi sanık … ile …’ın 5237 sayılı TCY.nın 94/1-4 maddesi kapsamında işkence suçunu birlikte işlediklerinin kabulü gerekmiştir.

Bu açıklamalar doğrultusunda;

1- Sanık … hakkında katılanlar …, … ve …’e yönelik eylemleri, sanık … hakkında katılan …’ya yönelik eylemi nedeniyle kurulan hükümlere yönelik sanıklar müdafiileri ve katılanlar vekillerinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre sanıklar … ve … müdafilerinin, görevli mahkemenin Askeri Yargıtay olduğuna, suçun sabit olmadığına ve lehe hükümlerin uygulanmadığına, katılan … vekilinin sanıklara alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tayin edilmesi gerektiğine yönelik temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddiyle, sanık … hakkında katılanlar …, … ve …’e yönelik eylemleri, sanık … hakkında katılan …’ya yönelik eylemi nedeniyle kurulan hükümlerin oybirliğiyle (ONANMASINA),

2- Sanık … hakkında katılanlar … ve …’e yönelik eylemleri nedeniyle kurulan hükümlere yönelik temyize gelince;

Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre, sanığın suçun sübutuna ve noksan araştırmaya ilişkin yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak:

Sanık hakkında katılanlar … ve …’e yönelik eylemleri nedeniyle Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 29.06.2010 gün, 2009/340 esas ve 2010/223 sayılı ilamı ile 5237 sayılı TCK.nun 94 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 6′ şar ay hapis cezası tayin olunduğu, hükmü katılanların temyiz etmediği, sanık müdafiinin
temyizi üzerine Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 30.06.2011 gün, 2011/4289-5743 sayılı kararı ile bozulduğu ve bozmaya uyularak tayin olunun ceza, bozmaya konu cezadan daha ağır olamayacağından sanık hakkında katılanlar … ve …’e yönelik eylemleri nedeniyle ilk hükümdeki sonuç 2 yıl 6’şar ay hapis cezalarının kazanılmış hak teşkil ettiği gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi suretiyle CMUK.nun 326/son maddesine aykırı davranılması,

Yasaya aykırı ise de, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususların, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 322. maddesi gereğince düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, sanık hakkında katılanlar … ve …’e yönelik eylemleri nedeniyle hükmolunan sonuç cezaların kazanılmış hak nedeniyle 2 yıl 6’şar ay hapis cezası olarak infazına sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükümlerin (DÜZELTİLEREK ONANMASINA), 13.12.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

4- Eziyet Suçu ile Kasten Yaralamanın Farkı: Ayrıca Yaralamadan Ceza Verilir mi?

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 2013/20172 E. – 2014/18515 K. Sayılı İlamı Yorumu

Olay: Sanıklar, mağdureye yönelik sistematik kötü muamelede bulunmuş; iddiaya göre dişleri kerpetenle çekilmiştir. Adli raporda diş kayıplarının “organ işlevinin sürekli yitirilmesi” niteliğinde olduğu belirtilmiştir. Yerel mahkeme sanıkları hem eziyet hem de kasten yaralama suçundan ayrı ayrı cezalandırmıştır.

Hukuki mesele: Eziyet suçunun yanında ayrıca kasten yaralama suçundan da mahkûmiyet hükmü kurulup kurulamayacağı.

Yargıtay’ın değerlendirmesi: Daire, işkence suçundan farklı olarak eziyet suçunda “neticesi sebebiyle ağırlaşmış eziyet” düzenlemesinin bulunmadığını ve cezanın artırılacağı hallerin TCK m.96/2’de sınırlı sayıda sayıldığını vurgulamıştır. Bu nedenle eziyetin unsuru sayılan basit yaralamadan ayrıca ceza verilemez; mahkemenin hem eziyet hem yaralamadan hüküm kurması fazla cezaya yol açtığından bozma nedenidir. Buna karşılık, basit yaralamanın ötesinde TCK m.87 anlamında neticesi sebebiyle ağırlaşmış bir yaralama (örneğin diş kaybıyla organ işlevinin sürekli yitirilmesi) oluşmuşsa, bu kez TCK m.44 (fikrî içtima) gözetilerek alt sınırdan uzaklaşılmak suretiyle ceza belirlenmelidir. Mahkeme bu ağır neticeyi tartışmadığı ve mağdurenin yaşını da kesin saptamadığı için hüküm bozulmuştur.

Eziyet suçunda ise, işkence suçunda olduğu gibi neticesi sebebiyle ağırlaşmış eziyet suçunun kabul edilmemesi nedeniyle… yaralama suçundan da mahkumiyet hükmü kurulamayacaktır.

Pratik sonuç: Eziyet suçunda basit yaralama ayrıca cezalandırılmaz; ancak kalıcı/ağır netice doğuran (TCK m.87) bir yaralama varsa ceza alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenir.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi 2013/20172 E. – 2014/18515 K. Sayılı İlamı Tam Metni

“İçtihat Metni”

Tebliğname No : 5 – 2010/70039
MAHKEMESİ : Manisa 1. Asliye Ceza Mahkemesi
TARİHİ : 22/10/2009
NUMARASI : 2009/54 (E) ve 2009/776 (K)
SUÇ : Cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, kasten yaralama ve eziyet

Gereği görüşülüp düşünüldü:
5237 sayılı TCK.nun 96/1. maddesinde “bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” İbaresi yer almakta, yasada eziyet kabul edilen eylemler tanımlanmamaktadır. Madde gerekçesinde ise “eziyet olarak, bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunulması gerekir. Aslında bu fiiller de kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyabilirler. Ancak, bu fiiller, ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedirler. Bir süreç içinde süreklilik arzeder bir tarzda işlenen eziyetin özelliği, işkence gibi, kişinin psikolojisi ve ruh sağlığı üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır. Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, eziyetin bu kapsamda işlenen fiillere nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir.” denilmektedir.
Yaralama fiilinin başka bir suçun unsuru veya ağırlaştırıcı nedeni olması halinde bu suçla birlikte kasten yaralama suçundan da hüküm kurulabilmesi için yasada açık bir hüküm bulunması zorunludur. (Örnek: TCK.nun , 102/4., 103/5., 109/6. ve 149/2. maddeleri gibi) İşkence suçu işlenirken mağdurun TCK.nun 87. maddesinde belirtilen şekilde yaralanması halinde TCK.nun 95. maddesinde neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence suçu düzenlenmiş olup söz konusu nitelikli halin uygulanması gerekmektedir.
Eziyet suçunda ise, işkence suçunda olduğu gibi neticesi sebebiyle ağır- laşmış eziyet suçunun kabul edilmemesi nedeniyle, bu suçun yanında nitelikli yaralama hali oluşduğunda yaralama suçundan da ayrıca ceza tayini gerektiğine ilişkin bir hüküm bulunmadığı ve cezanın arttırılacağı hallerin TCK.nun 96/2. maddesinde sınırlı olarak sayıldığı gözetildiğinde yaralama suçundan da mahkumiyet hükmü kurulamayacaktır. Bu durumda, eziyet suçunun unsurlarından olan basit yaralamanın ötesinde neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunun oluşması halinde TCK.nun 44. maddesi gözetilip fiilin süreklilik arzetmesi, yaralamanın dışında diğer kötü muamelelerinde bulunması gözetilerek TCK.nun 3. ve 61/1. maddeleri gereğince alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tayini ile adil bir sonuca ulaşılması gerektiği değerlendirilmekle,
I- Eziyet ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından kurulan hü- kümlere ilişkin olarak, Buca İlçe Nüfus Müdürlüğünün 22.04.2009 tarihli yazısı ve eklerinden, suç tarihi itibariyle nüfusa kayıtlı olmayan katılan P.. U..’un, Buca 1 Nolu Toplum Sağlık Merkezinin 21.04.2009 tarihli yaş tespit formu ve babası olan katılan S.. U..’un beyanı doğrultusunda, 01.01.1992 doğum tarihli olarak kaydı yapıldığı anlaşılmış ise de, Karşıyaka Devlet Hastanesi’nin 10.09.2008 tarihli sağlık kurulu rapo- runda katılan P.. U..’un genel görünüm ve kemik grafilerine göre on sekiz yaş sonu ile uyumlu olduğunun belirtilmesi ve katılan S.. U..’un, 08.09.2008 tarihli kolluk ifadesinde kızı olan katılan P.. U..’un 1990 yılında doğduğuna ilişkin beyanı karşı- sında, katılan P.. U..’un suç tarihi itibariyle yaşının kesin olarak saptanıp, gerekirse yaş düzeltilmesi yolunda gidilerek sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının takdir ve tayin edilmesi gerektiği gözetilmeden, eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması,
II- Eziyet ve kasten yaralama suçlarından kurulan hükümlere ilişkin olarak, oluşa ve dosya kapsamına göre sanıkların katılan P.. U..’a yönelik kasten yaralama eylemleri bir bütün olarak değerlendirilerek, TCK.nun 61/1. maddesi uyarınca suçun işleniş biçimine göre alt sınırdan uzaklaşılmak suretiyle sadece eziyet suçundan hüküm kurulması gerekirken, ayrıca kasten yaralama suçundan da hüküm kurulmak suretiyle fazla ceza tayini,
III- İddianameki anlatım ve mağdurenin aşamalardaki beyanlarında, dişle- rinin sanıklar tarafından kerpeten ile çekildiğinin iddia edilmesi, İzmir Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 12.05.2009 tarihli raporunda çekildiği iddia edilen dişlerin kök halinde görüldüğünün ve diş kayıplarının duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli yitirilmesi niteliğinde olduğunun belirtilmesi karşısında, bu husus üzerinde durulmadan ve kararın gerekçesinde tartışılmadan yazılı şekilde hüküm kurulması
IV- Kabul ve uygulamaya göre de;
1- Çocuğa yönelik eziyet suçundan hüküm kurulurken uygulama maddesinin 96/2-a olarak gösterilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,
2- 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, 1. fıkranın (c) bendinde yazılı sanıkların kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkından, vesayet ve kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan koşullu salıverme tarihine, 1. fıkrada yazılı diğer haklardan ise 2. fıkra gereğince cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmalarına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulması,
Yasaya aykırı, sanıklar müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321 ve 326/son maddeleri gereğince ceza miktarı yönünden kazanılmış hak saklı kalmak kaydıyla (BOZULMASINA), 14.07.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yetki kurallarına göre dosyanın nereye düştüğünü İstanbul adliyelerinde ceza davaları bağlamında değerlendirebilirsiniz.

İstanbul’un Bahçelievler ilçesinde, Bakırköy Adliyesi’ne yakın konumda yer alan Avukat Sinan Karabacak dava takibi ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Av. Sinan Karabacak Cep Tel: +90 535 671 88 95

Yasal Uyarı: Bu makale Av. Sinan Karabacak tarafından, yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup hukuki tavsiye niteliği taşımamaktadır. Her dava kendine özgü koşullar içermektedir. Hukuki danışmanlık için lütfen iletişime geçiniz.

Benzer Yazılar

Bir Yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir